29 Mart 2009 Pazar

Duaları kabul eden rabbim

Her şeye her şeyden daha yakın ve hiçbir şey Kendisinden uzak kalıp gizlenemeyen ve el açıp yakarışa geçenlerin dualarına mutlaka icabet buyuran âlemlerin Rabbi Allah’a O’nun ilmi adedince hamd ü senâ ediyor; insanlığın medar-ı iftiharı Peygamber Efendimiz Hazreti Ahmed ü Mahmud u Muhammed Mustafa’ya, O’nun pırıl pırıl ailesine, yıldızlar kadar ulvî arkadaşlarına binlerce salât ü selam gönderiyor; gönlümüzü ellerimizin arasına alıp rahmeti sonsuz Rabbimize yalvarıyoruz: Ey Rabbimiz! Ey biricik koruyucumuz! Bizi her zaman koruyup kollamanı ve sıyanet etmeni dileniyoruz. Sen bütün mahlûkatını lütuflarınla sevindiren, özellikle de iyilik duygusuna kilitlenmiş kullarını gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan tasavvurunu aşan hususî iltifat ve hususî pâyelerle şereflendiren sonsuz lütuf Sahibisin! Ey sevdiği kullarını hiç yalnız bırakmayan Mevlâmız! Sen bizim için lütufkâr namına lâyık yegâne Zatsın. Biz muhtaç kullarını riayet ve inayetinle, insî ve cinnî şeytanların asla ulaşamayacağı sıyanet kalene al.. etrafımızı muhafaza surlarınla kuşat.. düşmanlıkla oturup kalkan kötü niyetli kimselerin şerlerinden bizi muhafaza buyur, ey koruyup gözetenlerin en güzeli Rabbimiz, ey celâl ve ikram Sahibi! Efendimiz Hazreti Muhammed’e, aile fertlerine ve bütün ashabına salât u selam ederek bunları Senden dileniyoruz, Rabbimiz...

Devamını Oku »»

Allah kadin kiyafetini giyen erkege ve erkek kiligina giren kadina lanet etsin"Sual: Bayanların bayan pantolonu giymesi haram mıdır? CEVAP Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Kadın elbisesi giyen erkeğe, erkek elbisesi giyen kadına lanet olsun!) [Hakim] (Erkeğe benzemeye çalışan kadın, kadına benzemeye çalışan erkek bizden değildir.) [İ.Ahmed] (Kadın gibi davranan erkeğe, erkek gibi davranan kadına lanet olsun!) [Buhari] (Erkeklere benzeyen kadınlara ve kadınlara benzeyen erkeklere ALLAH lanet etsin!) [Taberani] Benzemek niyeti olmasa da, erkeğin boynuna kolye, koluna bilezik ve kulağına küpe takması kadınlara benzemek olur ve caiz değildir. Kadının da, benzemek niyeti olmadan da, pantolon giymesi caiz olmaz. Pantolon erkek kıyafetidir. Seadet-i Ebediyye kitabında diyor ki: (Tergib-üs-salât’daki hadis-i şerifte, (Örtülü olan çıplaklara (BURDA ÖRTÜLÜ OLAN ÇIPLAKLARDAN KASIT VUCUT HATLARINI BELLİ EDEN KADINLAR ÖRNEĞİN; KOT GİYEN, BODY GİYEN HANIMLAR) ve erkek gibi giyinen kadınlara ve kadın gibi giyinen, süslenen erkeklere LANET OLSUN !) buyuruluyor. Hele dar pantolon, erkeklere de caiz değildir. Çünkü, kaba yerleri dışardan belli olmaktadır. Bundan başka, kadınların pantolon giymeleri eskiden de, şimdi de İslam âdeti değildir. Dinsizlerden, İslam tesettürünü bilmeyenlerden gelmektedir. Haramlar yayılsa, yerleşseler de, İslam âdeti olamazlar. Kâfirlere benzeyenin, onlardan olacağı, hadis-i şerifte bildirilmiştir. Pantolon, manto altına giyilebilir ise de, mantonun pantolon yokmuş gibi dizleri örtmesi lazımdır.) Hadis-i şerifte örtülü olan çıplak ifadesi geçiyor. Tayt giyenler örtülü müdür? İçindeki çamaşır belli oluyor. Kaba yerleri dışardan belli olmaktadır. Pantolon da öyledir. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Avret yerlerini açanlara ve başkasının avret yerine bakanlara, ALLAH lanet etsin!) [Beyheki] Sual: “Tesettür konusunda önce ne kadarını yapabiliyorsan ondan başla. Sonra da daha iyisini zamanla yaparsın. İşe en mükemmelinden başlamak gerekmez. Kadınlar pantolon giyemez diye bir hüküm yoktur. Kadınlar, arka kabalarını teşhir edecek derecede dar pantolon giymemeli, beden hatlarını belli edecek şekilde görüntü vermemeli. Böylece pantolon erkek giyimi olmaktan çıkar, kadın giyimi haline gelir. Beğendiğin başörtüyü de tak. Bunları ileride istediğin gibi geliştirebilirsin. Çünkü ALLAH resulü, (Kolaylaştırın güçleştirmeyin) buyuruyor” deniyor. Bu hususta açıklama yapar mısınız? CEVAP Pantolon erkek kıyafetidir. Bol giyinmekle pantolon kadın kıyafeti haline gelmez. Erkeğin kadına, kadının da erkeğe, her ne şekilde olursa olsun benzemeye çalışması caiz değildir. Mesela erkeklerin kolye, bilezik, küpe takmaları kadınlara benzemek olur. Pantolon giyinmek, erkek gibi tıraş olmak da erkeğe benzemek olur. Üç hadis-i şerif meali: (Kadın elbisesi giyen erkeğe, erkek elbisesi giyen kadına lanet olsun!) [Hakim] (Kadın gibi davranan erkeğe, erkek gibi davranan kadına lanet olsun!) [Buhari] (Kendini erkeğe benzeten kadın Cennete girmez.) [Taberani] Peygamber efendimiz, erkek kılığına girip mızrak kuşanmış bir kadını görünce, (Erkeğe benzemeye çalışan kadına, kadına benzemeye çalışan erkeğe lanet olsun) buyurdu. El ve ayaklarını kınalayıp kadınlara benzemeye çalışan birini sürgüne gönderdi. (Taberani, Ebu Davud) Dinimiz bu konunun önemini bildirirken, zamanla daha iyisini yaparsın demek yanlıştır. Bize düşen, dinin emrini olduğu gibi bildirmektir. O ne kadar uyabilirse uyar. Tam uyar, yarım uyar veya hiç uymaz. Namaza yeni başlayan birisine, (Beş vaktin hepsini kılmana gerek yok, şimdilik günde bir vakit kılsan da olur, zamanla daha iyisini yaparsın) denir mi? Güya bu ümmete, dinin sahibinden daha çok merhamet göstermek, rahmani mi, yoksa şeytani mi? S. Ebediyye’de, (Pantolon, manto altına giyilebilir ise de, mantonun pantolon yokmuş gibi dizleri örtmesi lazımdır) demesi, pantolon giymeye izin vermek demek değildir. Pantolon giymeyi gerektiren şartlar varsa, hiç değilse böyle giyilebilir demektir. Böyle giyilince, pantolon erkek kıyafeti olmaktan çıkmaz, ancak görünmediği için giyilmesi caiz olur. Altın yüzüğü gümüşle kaplatınca, altın görülmediği için kullanılmasının caiz olması gibidir. Adamın, (Erkek kıyafeti kadın kıyafeti halini alır) demesi çok yanlıştır. Erkek tedavi niyetiyle bilezik, kolye kullanırsa, bunlar kadın ziyneti olmaktan çıkmaz, fakat tedavi maksadı olduğu için caiz olur. Kolaylaştırın, güçleştirmeyin demek, kolayınıza geleni yapın, dini istediğiniz gibi değiştirin demek değildir. Dinimizin tanıdığı ruhsatlardan faydalanın, aşırı gitmeyin, fitneye sebep olmayın demektir. Yoksa, (Herkes hoşuna giden şeyleri yapsın, hoşlanmadığı şeyleri yapmasın, ibadetleri keyfine göre değiştirsin) demek değildir. Kolaylığın ölçüsü ne? Birine kolay gelen bir başkasına zor gelebilir. O zaman her insana göre dini değiştirmek lazım. O zaman dine ne lüzum vardı. Dini emir ve yasaklar niye bildirildi. Hâşâ dinin kuralları lüzumsuz yere mi bildirildi? Kolayıma böyle geliyor diye, dinde ufak bir değişiklik yapmak dini değiştirmek olur. İlmihalde, (Şalvar, çok geniş olduğu için, âdet olan yerlerde, kadınlar için de, iyi bir örtü ise de, âdet olmayan yerlerde fitneye sebep olursa, kullanmak caiz olmaz) deniyor. Demek ki hem dinin emrine uyacağız, hem de fitne çıkarmaktan kaçacağız. VE BU YAZIMIZ BAYANLARIN PANTOLON ALIŞKANLIĞINDAN VAZ GEÇENE KADAR DEVAM ETTİRMEYİ DÜŞÜNÜYORUM, TESETTÜR GİDİŞİ HİÇ İÇLER AÇICI DEĞİL; ÇARŞAFLADA BAŞLADI, PARDÜSE VE BAŞÖRTÜSÜ İLE DEVAM ETTİ TUNİK VE PANTOLON İLE SÜRDÜ CEKET VE PANTOLANA DÖNÜŞTÜ VE KOT PANTOLONA KADAR REZİL BİR HALE DÜŞTÜ... Hadis-i Şerifte saçların deve hörgücüne benzetilmesi saçların açık veya kapalı olarak toplanıp yüksekçe bağlanması şeklinde anlaşılabilir. Açık olarak yapanlar daha büyük günah işlemekle beraber kapalı olanların da dikkat etmesi gerekir.Aşırı süslü, şeffaf, göz alıcı renkte ve yaldızlı başörtüsü: Örtünmenin hedefi "dikkat çekmemek" olduğu halde, bu tür başörtüler dikkatleri üzerine toplamaktadır. Şeffaf olanlar, içini göstererek hadislere açık bir muhalefet teşkil etmektedir.Boynu ve -baştan arkaya kayarak- saçı tam örtmeyen başörtüsü: Yalnız çene altından veya enseden bir düğüm atılınca, boyun açık kalmakta ve âyette geçen "başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar." emri terk edilmektedir. Altına tülbent takılmayan ve sağlam bağlanmayan başörtüleri de saçın bir bölümünü açıkta bırakmakta ve Rabbimizin emri ihlâl edilmiş olmaktadır.Pardesü ve elbisenin içinde bırakılmak veya ense üzerinde düğümlenerek sıktırılmak suretiyle, saçın şeklini ortaya çıkaran başörtüsü: Hadislerde geçen "deve hörgücü" tabirine benzeyen bu şekiller, dikkat çekici olarak örtünmenin amacını tehlikeye düşürmektedir.Konuyla ilgili Hadis-i Şeriflerde deve hörgücü gibi saçları bağlamanın uygun olmadığı açıkça ifade edilmiştir.(Müslim - sahih bab: libas ve’l- zineh hadis nr.3971; )“Ümmetimin son dönemlerinde bir takım adamlar olacaktır. Erkekler gibi eğerlerin (bineklerin) üzerine binip cami kapılarına ineceklerdir. Hanımları ise giyinik uryandır, (giyinik çıplaktır), başları üzerinde arık deve hörgücü gibisi vardır. Onalara lanet edin. Zira onlar lanet olunmuşlardır”. (Ahmet b.Hambel - müsned nr.6786, Ibn-i Hibban sahih nr:5655-7347)Bu ikazları dikkate alarak hareket etmenin daha faydalı olacağını düşünüyoruz

Devamını Oku »»

abdullah ibni mesud(r.anh) şöyle buyurmuştur:"dövme yapan,dövme yaptıran,yüzlerinin tüylerini yolduran,seyrek dişli güzel görunmek için ön dişlerinin aralarını yontan,sırıtkan(dişlerini gösterecek şekilde yapmacıklı gülmeyi alışkanlık haline getirmiş bulunan)ve ALLAHÜü tealanın yarattığını değiştiren kadınlara ALLAH lanetetmiştir.Abdullahın bu sözü,esed oğullarından,kuranı iyi okuyabilen ummu yakup isimli bir kadına ulaştığında,o Abdullah(r.anh)a gelerek:bu lanetleme nedir!dedi.Abdullah(r.anh):"ben,resulullah (s.a.v.) in lanet ettiği kimselere niye lanet etmeyeceğim?hem bu,ALLAHın kıtabında da var."buyurdu.o kadın:vallahi ben mushafın iki kabı arasında ne varsa okudum,fakat onu bulamadım.deyince Abdullah(r.anh) :vallahi sen onu gerçekten okuduysan,muhakkak onu bulmuşsundur.bu 'o resul size ne verdiyse onu alın,size neyi yasak ettiyse ondanda sakının.(haşr süresi 7den)ayeti kerimesidir.buyurdu. bunun üzerine o kadın:"şimdi gitsem senin hanımının üzerinde bu saydıklarından bir şey bulurum.deyince ibni mesud(r.anh) eğer böyle bir şey olsaydı,biz onunla beraber olmazdık(onu boşar ve ondan ayrılırdık.)buyurdu.

Devamını Oku »»

CENAB-I ALLAH'ın bütün melekler içinde üstün kıldığı dört büyük melek.

Melek kelimesi Arapça'da "haberci" anlamına gelmektedir. Çoğulu "melâike" olarak gelmekte ise de, gerek Türkçe'de ve gerekse Arapça'da çoğul manasına "melek"' olarak da kullanılmaktadır.

Melekler, ruh gibi lâtîf, nûrânî, mahiyetleri ALLAH katında malum, varlıkları bizim dünyamıza ait olmayan fakat insanlarla ilgili bir takım görevleri bulunan varlıklardır. Akıl ve nutukları olup; şehvet ve gadap gibi beşerî ihtirasları, yemeleri, içmeleri yoktur. Evlenmek, doğmak ve doğurmaktan uzaktırlar. Çeşitli şekillere girebilirler. Allah'ın emrine asla isyan etmezler, yerde ve gökte bir takım vazifeler ile meşgul olurlar. Daima Yüce Allah'ı tesbih ve zikrederler. Meleklerin bu özellikleri için bakınız: (el-En'âm, 6/9,100; el-Hicr 15/8; el-Fâtır 35/1; el-Meâric 70/4)

Meleklerin sayısı ve her birinin hangi işlerle vazifeli oldukları bizce malûm değildir. Ancak bunlardan bir kısmı ve vazifeleri Kur'an-ı Kerîm'de ve Hz. Peygamber'in hadislerinde bildirilmiştir. Bu bilgilere göre"büyük melekler" olarak tanınan dört melek vardır ki, bunlar: Cebrâil, Azrail, İsrafil ve Mikâil'dir.

Cebrâil: Kur'an'da üç yerde "Cibrîl" olarak geçmekte (el-Bakara 2/97, 98; et-Tahrim 66/4) diğer bazı ayetlerde de kendisinden Rûhu'l-Kudüs ve Rûh olarak bahsedilmektedir. (el-Bakara 2/87, 253; el-Mâide 5/110).

Vazifesi, Allah'ın emir ve nehiylerini peygamberlerine bildirmektir. Bütün vahiy onun vasıtasıyla nazil olmuştur.

Cebrâil, bu görevi yerine getirirken peygamberimize çeşitli şekil ve suretlerde gelirdi. Birçok defa insan şeklinde bu görevini ifa ederdi. İnsan şekline girdiğinde daha ziyade Dıhye isimli sahabenin kılığında, bazan da normal bir bedevî olarak gelirdi ki, "Cibrîl hadisi" diye bilinen hadisin vukûunda Hz. Peygamber'e bu kılıkta gelmiştir.

Cebrâil bu gelişlerinin sadece iki defasında aslî suretinde görünmüştür. Bunlardan birisi (en-Necm, 53/6-7) ayetlerinin nuzûlünde, diğeri ise yine Necm suresinin 13. ve 14. ayetlerinin nuzûlü esnasındadır (Tecrid-i Sarih Tercümesi, IX, 95).

Azrâil: Kur'an-ı Kerîm'de

"Melekü'l-mevt" ( = ölüm meleği) olarak geçmektedir. " Ey Muhammed de ki; size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz." (es-Secde, 32/11)

Allah'ın emri ve izni ile canlıların, ölecekleri zaman canlarını almakla vazifelidir.

İsrafil: Kur'an'da "İsrâfil" olarak ismi geçmemektedir. Ancak, kıyametin vukûu ile ilgili ayette "(İsrâfil tarafından birinci sefer) Sûr'a üflenince Allah'ın dilediği (melekler) müstesna göklerde olanlar ve yerde olanlar bayılırlar (ölürler). Sonra Sûr'a (ikinci defa) üflenince ölüler mezarlarından kalkıp bakınıp dururlar." (ez-Zümer 39/68) buyurulmakta, dolayısıyla isim olarak olmasa da bu meleğin vazifesi bu ayetle belirtilmektedir. Buradan kıyametin ve ahiret gününün yani yeniden dirilmenin başlangıcında bir Sûr'a üfürme olacağı anlaşılmaktadır ki, bu işle vazifeli melek İsrâfil (a.s.) dır. Bu görevinden dolayı İsrafil'e "Sûr meleği" ismi de verilmektedir.

Ayrıca İsrâfil'in, "Levh-i Mahfuz"* da yazılanları okumak ve ilgili meleğe haber vermekle de görevli olduğu bilinmektedir.

Mikâil: Kur'an-ı Kerîm'de bir yerde "Mikâil" olarak zikredilmektedir. (el-Bakara 2/98)

Mikâil'in görevi: yağmurun yağdırılması, rüzgârın estirilmesi ve mevsimlerin tanzimi gibi tabiat olaylarını Allah'ın emri ve izni ile vukua getirmektir.

Bu dört meleğin dışında, her insanın yanında bulunan ve daima onun küçük, büyük, gizli ve aşikâr yaptığı bütün işleri yazan melekler vardır ki, bunlara "Kirâmen kâtibîn"* denir. Ayrıca öldükten sonra kabirde sual sormakla vazifeli "Münker* ve Nekir"* melekleri de vardır.

Meleklere inanmak, müslümanlığın iman ve itikat esaslarındandır. İnanmayan, müslüman olamaz; inkâr eden de dinden çıkar. Zira, Kur'an-ı Kerîm'de meleklerin varlığından bahsedilmekte, bir kısmının ise bizzat isimleri geçmektedir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Her kim Allah'a ve meleklerine ve peygamberlerine ve Cibrîl'e ve Mikâil'e düşman olursa Allah da kâfirlere düşmandır" (el-Bakara 2/98). Ayrıca Kur'an'da Fâtır suresinin bir diğer adı da "Melâike suresi"dir.

Melekler, bilfiil vardır. Onları görememiş olmamız onların yokluğu yolunda bir delil teşkil etmez. Onların bizim tarafımızdan görülmemesi, farklı bir şekilde yaratılmış bulunmalarından, vücudlarının rûhânî ve nûrâni olmalarındandır. Bizim gözümüz ise onları görebilecek şekilde yaratılmamıştır. Nitekim kendi aklımızı ve ruhumuzu da göremiyoruz, fakat onların varlığına inanıyoruz

Devamını Oku »»

Allah-ü Teâlâ'ya hamdü senalar ve O'nun resulüne salât-u selâmlar olsun. Ve Peygamberimizin âline, ashabına, hulefâ-i râşidîne de salât-ü selâmlar olsun.
İnsanın nefsi şu dört husustan biri ile ilgilidir.
1 - Emmâre,
2 - Levvâme,
3 - Mülhime
4 - Mutmainne.

Bu mertebelerden Allah-ü Teâlâ yanında makbul olan, mutmainne mertebesidir. Hak nazarında en merdud ve süflî olan mertebe de emmâre'dir.
Allah-ü Teâlâ meşâyihe öyle bir hususiyyet vermiştir ki o sayede nefs-i emmâre'yi terbiye ederler. Bu, O'nun en büyük bir lûtf-u keremidir. Yalnız terbiye etmekle kalmazlar o nefs-i emmâreyi, sırasıyla levvâmeliğe, mülhimeliğe ve mutmainneli-ğe döndürürler. Bundan maksat; "İrciî" hitâb-ı İlâhîsine kabiliyet kesbetmek, Allah-ü Teâlâ'ya hakikî kul ve Resulüne hâlis ümmet olmaktır.
Şimdi sırasıyla bu dört mertebeyi, Allah-ü Teâlâ'ya çağırıl-mayı, bunların mertebesini ve sıfatını bir bir açıklıyalım; böylece, kendi nefsinin derece ve kademesini kendin takdir et. Yeter ki sen kulağını bu tarafa ver ve gaflet pamuğunu kulağından çıkar. Ancak bu sayede anlatılmak istenileni anlıyabilirsin:
Nefs-i emmâre sahibi olanlar şu üç guruptur:
1 - Fâsıklar,
2 - Münafıklar,
3 - Kâfirler.
Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'inde buyurur ki:
Mânası: "Nefs-i emmâremi temize de çıkaramıyorum. Çün-ki gerçekten nefis kötülüğü şiddetle emreder." (Yûsuf sûresi, âyet: 53).
Allahü Teâlâdan azan ve âsî olan kâfir olur, münafık olur veya fâsık olur. Bu hususta kişinin itikadı esastır. Mühim rol oynar. Herkes nefsini emmârelikten kurtarıp mutmainneliğe yaklaştırmaya devamlı gayret etmelidir.
Nefis denilen şey süt emen bir çocuğa benzer. Verirsen içinde binbir gıda bulunan sütü emer. Bundan keser, başka şeyler yedirirsen onları yer ve onlara göre gıdalanır.
İslâm'ı kabul etmiş, Allah'ın birliğine, ezelî ve ebedî olduğuna inanmış, Resûlüllah'a, haşr-u neşre, kitaplara, meleklere, peygamberlere ve Hakkın buyurduklarının hepsinin hak olduğuna, Resûlüllahın (S.A.V.) hak ve gerçek olduğuna îtikat etmiştir. Buna rağmen nefs-i emmâreden vaz geçmemiş kimselerin adı fâsık'tır. Bunun sebebi, nefs-i emmârenin sıfatıyla sıfatlanmış olmalarıdır.
Nefs-i emmârenin sıfatı nedir? şeklinde bir soru akla
gelebilir. Biraz sonra bunun cevabı verilecektir. Bu kimseler tevbe edip emmâreye uymaktan dönerlerse Allah-ü Teâlâ onları kabul eder. Günahlarını yüzlerine vurmaz, azab da etmez. Zira onlar, o günahı işlememiş gibi olurlar. Nitekim Resûlüllah (S.A.V.) buyurur ki:
Mânası: "Günâhından hulûsu niyyetle, kalbinden pişman olarak tevbe eden, günah işlememiş gibidir."
Eğer fâsıklar tevbesiz olup îman ile ölürlerse cehenneme girerler ve günahlarının cezasını görürler. Hak Teâlâ'nın dilediği kadar yandıktan sonra çıkıp cennete girerler. Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûîüllah demiş olmanın şefaati onları cehennemde bırakmaz ve çıkarır.
Yine Efendimiz (S.A.V.) buyurdular ki:
Mânası: Kalbinde bir miskal miktarınca îman bulunan bir kimseyi o îman, cehennemde bırakmaz, çıkarır.
Yine Efendimiz (S.A.V.) buyururlar ki: Bir kavim cehennemde yana yana kömür gibi olduktan sonra vazifeliler onları alır, Hayat Nehri adı verilen ırmakta yıkarlar. Derileri yeniden vücuda gelir. Yüzleri ayın ondördü gibi olur.
Bunlar için denilir ki:
Bunlar öyle bir taifedir ki Hak Teâlâ onları cehennemden âzâd etti.
Diğer iki taife de kâfirler ve münafıklardır. Bunların hakkında birçok âyet ve hadîsler gelmiştir. Kâfirler ve münafıkları cehennemin esfeline sokar ve orada ebedî kalırlar.
Bu hususta vârid olmuş âyetler:
"Allah, bütün kâfir ve münafıkları cehennemde bir araya getirir." (En-Nisâ sûresi, âyet: 140)
"Münafıklar, ateşin en aşağı derecesindedirler." (En-Nisâ sûresi, âyet: 145)
Kâfir: Allah'ı, kelâmını, resulünü inkâr edenler ile putperestlerdir. Bir kâfir çeşidi daha vardır ki; küfrü îcabedecek söz söyler, tevbe ve istiğfar etmez. Sözünden dönmez. Israr eder. Neûzü billâh böyleleri dünyadan imansız gider.
Münafıklar da iki türlüdür:
1 - Halk içinde oruç tutar, namaz kılar. Kendisi gibi olanlarla beraber olduğunda küfrünü açığa vurur. Bunlar Kaderiye ve Cebriyecilerdir. Hurûfîlerdir. Bâcîler ve Hulûlîler de bu fırkaya dahildir. Bunların ve bunlara benzeyenlerin sözlerini söylemeye değmez.
Hak Teâlâ buyurur ki: "Ancak yalanlayıp sırtını çeviren şakı onun odunu olur." (El-Leyl sûresi, âyet: 15)
Resul (S.A.V.) bunlar ve benzerleri hakkında buyurur: "Üç haslet vardır ki bunların üçü de bir kimsede bulunursa, o kimse dörtbaşı mâmur bir münafıktır." Lâkin bunlardan biri bulunursa o kimsede münafıklığın üç kısmından bir kısmı mevcut demektir. Onu terk ile tevbe etmedikçe münafıklık hasletinden kurtulamaz. Namaz kılmakla, oruç tutmakla böyle bir insan müslüman olmaz. Ben müslümanım demekle, kendini müslüman sanmakla da müslüman olunmaz.
O üç haslet şunlardır:
1 - Söz söylediğinde yalan söylemek,
2 - Va'dettiği halde va'dinde durmamak,
3 - Emanete hıyanet etmektir.
Bir rivayette de, iki haslet vardır ki nifak yâni münafıklık alâmetidirler:
1 - Ahdedip ahdini bozmak,
2 - Bir kimse ile çekişme, çirkin sözler söyleme (sövme
gibi).
Müslüman olan kimseler bu nevi hasletlerden sakınmalıdır. Nefs-i emmâreden sıyrılıp temizlenmedikçe şakilikten kur-tulunmaz ve kurtulmak mümkün de değildir. Zira emmâre-i bis-sû' denilen nefis, kimde mevcut ise onu hayırlı işlerden alıkoyup devamlı şerre teşvik ve sevk eder. Devamlı fısk'a, fücur'a, şekavete ve nifaka çağırır.
Emmârenin mânası emredici, buyurucu demektir. Her kimin ki nefs-i emmâresi beden şehrine buyruk kesilir ve sözünü geçirirse işte o kimse fâsıktır, münafıktır veya kâfirdir. Neûzü billâh.
Aziz olan insanda kemâl ve olgunluk, nefsini bilmek, nefsin merdûd ahlâkını görmek, ahlâk-ı hamîdeyi kendine huy edinmekle olur. İrciî emrine nefsinde kabiliyet kesbetmekle olur. Tâ kendisinde ma'rifet-i Hak hâsıl oluncaya kadar. İnsan olmaktan maksat, Hakkın ma'rifetini hâsıl etmektir. Hak Teâlâ bir Hadîs-i Kudsîde:
"Ben bir gizli hazîne idim. Bilinmeyi istedim. Sonra bu mevcudatı yarattım." (Senedinde ve mevzûiyetinde ihtilâf vardır.)
Bu mahlûkat ma'rifet için yaratılmıştır. Bir kişi yoktur ki O İlâh'ı bilmesin, O'nun vahdâniyyetine şehadet etmesin. Mevcudattan herbirinin kendine göre bir ma'rifeti ve Hakk'ı bilmesi vardır. Ma'rifetten nasib miktarı vardır.
Hakikî ma'rifet, Hakkın zât ve sıfatına mahsus olan ma'rifet insandan başka mahlûkatta bulunmaz, Havassu'l-havas ismi verilen kimseler hakikî ma'rifete sahip olmuş kimselerdir. Bu mevzuda güzel, pek çok lâtîf sözler, bahisler ve sualler vardır.
Ma'rifetin üç mertebesi vardır:
1 - Ma'rifet-i âm: Bu husus, bütün mahlûkatta müşte-
rektir.
2 - Ma'rifet-i Hâs.
3 - Mârifet-i hâs-ul-hâstır.
Üçüncü mertebeye yükselebilmiş kimsede muayene ve müşahede sıfatları hâsıl olmuştur. Bu mertebeye ma'rifet-i hakikî denir. Bu mertebenin hâsıl olması için insanın tamamen kendisinden fânî olması, talipte bilkülliyye mahbûbun tecellî etmesi gerekir.
Ma'rifet gibi îman da üç mertebedir. Kişinin îmanı marifetine göre olur. Ma'rifeti de îmanına göre olur. Bu hususta da söylenecek çok şey vardır.
İmanın bu mertebelerini öğrenip ona göre îmanını taklid-den tahkîka doğru yükseltmelidir. İmanını avam îmanından kurtarıp havas îmanına doğru yüceltmelidir.
İmanın üç mertebesi:
1 - En aşağı avam tabakasının îman mertebesidir. İmanın bundan aşağı mertebesi yoktur. Bu kadarı da olmazsa ona îman denmez. İmanı bu derecede olan cennete girer. Yukarıda da geçtiği üzere Efendimiz (S.A.V.) buyururlar:
"Kalbinde zerre miktarı îman olan ateşte kalmaz, cennete girer."
Yine Peygamber Efendimiz (S.A.V.) buyururlar:
"İman; Allah-ü Teâlâya, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ölüp de dirileceğimize, kıyamet gününe, cennete, cehenneme, hayır ve şerrin Allah-ü Teâlânın takdiriyle olduğuna dil ile ikrar edip kalble inanmaktır."
Bu, avâmın mertebesinde bir îmandır. Bundan aşağı mertebede bir îman yoktur. Yâni bunları inkâr eden kâfir olur. Bundan yukarı mertebe de Havasların îman mertebesidir.
2 - Hâsların îmanı (îman-ı hâs) : Bu da âmentü'nün esaslarını dil ile ikrar edip kalb ile inandıktan sonra sözümüzde, işimizde, ibadetimizde Allah-ü Teâlâ'nm bizi görüyor olduğunu bilip düşünmek, daima, her hâl ü kârda bu duygu ve düşünce üzere olmaktır. Her ne işlerse Allah'ı görür durur. Bu mertebeye îman-ı ihsanı dahi derler.
Resûlüllah (S.A.V.) Efendimizden îman-ı ihsanî suâl olundukta buyurdular ki:
"İhsan: Senin Allah-ü Teâlâ'yı görüyormuşçasına ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de, O seni daima görür."
Efendimiz böyle buyurduğu için bu derecedeki îmana îman-ı ihsanî dense münasiptir.
İmanı havas derecesine erişmiş kimse ibadet ve tâatında Allah-ü Teâlâ'yı görür durur gibi olur. Gizli ve aşikâre her ne yapar ve ederse ihlâsla, Allah'ı hâzır-nâzır bilerek işlerler. Allah-ü Teâlâ'nm ululuğunu öyle fikrederler ki gönüllerine Allah'-dan gayrı hiçbir şey gelmez. Allah'dan gayrı hiçbir şey ile gönülleri safa bulmaz. Oturup kalkmaları, yürüyüp durmaları hep edeb ve hudû' iledir. Konuşurlarken sağlarından ve sollarından haberleri olmaz. Sağında ve solunda erkek mi, dişi mi, hayırlı mı yoksa şerli mi farkında olmazlar. Böylelerin îmanları yakîn üzeredir.
Bundan da yukarı bir mertebe vardır. O da:
3 - Hâs-ul-hâs mertebesidir.
Bunların gönülleri başkalarının hayâlinden dahi arınmıştır. Pâk olmuş ve basiret gözleri açılmıştır. Allah-ü Teâlâ böylelerin ruhuna sıfatıyla tecellî eder. Basiret gözüyle görüp bu tecellîye îman ederler. Vücutlarının her âza ve kısmıyla, elleriyle, ayaklarıyla, göz-kulaklarıyla, zâhir-bâtmlarıyla, saçsakalının herbir kılıyla îman ederler.
İkinci mertebede adı geçen havaslardan bu mertebedekiler çok üstündür. Bu mertebedekilerin zatî fânilikleri ne şekildir, onu yerinde tedkik edeceğiz inşâallah...
Bu fenaların birkaç mertebesi vardır: a -Fenâ-yı Ruh, b - Fenâ-yı Suret, c - Var Tarîk'ı.
Dervişlikte öyle hususlar, makam ve mertebeler vardır ki, harfler ve seslerle ifadesi kabil olmayıp ancak dervişlerin lisanıyla ifadesi mümkündür. O hususları işitebilmek için onların kulağı gibi kulağa sahip olmak gerekir.
Bu hususların bâzılarını görmek lâzımdır, işitmekle olmaz. Bâzıları görmekle de, işitmekle de olmaz, tatmak îcabe-der. "Men lem yezuk lem yedri" Mânası: "Tatmayan bilmez."

Devamını Oku »»

vermişim senden bir haber el var gün var utandırma
kapanmışım ayağına naz eyleme usandırma


söz almış ahd eylemiştik belgeler var yüreğimde
sen sen ol da beni düşman dediğine inandırma
bu ne kovanımda yağma çiçekler sana intizar
zambağa benzetip beni dikenleri kıvandırma
vurulan her bir kuş ile yere düşen ben olurum
beni bir kurşunluk yârin kapısında dolandırma
iyi bildiğim tek şeydir yeter ki ağla de bana
uykuma çok usuldan gir düşlerimi bulandırma
vermişim senden bir haber el var gün var utandırma
kapanmışım ayağına naz eyleme usandırma

Devamını Oku »»

KALP HUZURU:Yalnız manası ve okuduğu şeyi düşünmek,mâsivadan kalbi ayırmak,namaza kalbini tamamen bağlamaktır.Bunda muvaffak olunursa namazda kalp huzûru hâsıl olur.

Kalp huzurunun sebebi himmettir.İnsanın kalbi himmetine bağlıdır.Maksad ne ise kalp ona hazırlanır.Kalp,boş durmaz;namaz kılarken eğer kalb,namazını düşünmüyorsa,mutlaka dünyalık bir maksadı düşünmektedir.

Himmetin namaza dönmesi de ancak istenilen gayenin namazda tahakkuk edebileceğini bilmekle,o da ahiretin hayırlı ve b3aki olduğuna ve namazın da buna bir yol olduğuna inanıp tasdik etmekle olur.

TEFEHHÜM:Anlamak kalp huzurundan sonra gelir.Bunun sebebi,murad olan manayı anlamak için zekâyı kullanmak ve kafayı çalıştırmaktır.söylediğinin manasını düşünmek ve anlamaktır.

İnsanlar kur'an ın ve tesbihlerin mânasını anlamakta musâvî değillerdir.İnsanın namaz esnasında anladığı öyle latif mânâlar olur ki başka zaman hatıra bile gelmezler.İşte namazınfahşa ve münkerden menetmesi bu cihettendir.

Bunun çaresi de himmetini toplamakla beraber düşünceyi çalıştırmak ve kendisini meşgul edecek h3atıraları atmaktır.İnsan daima sevdiği şeyi düşünür.

TA'ZİM:Ta'zim,huzur-u kalb ve tefehhümden sonra gelen bir keyfiyyyettir.iki ilimden doğar:

1-Allah ü Teâlânın azamet ve celâlini bilmek.

2-Kendisinin hakir,zelil ve Allah ın aciz bir kulu olduğunu bilmektir ki bundan Allah ü Teala ya karşı huşû ,huzû,zillet ve inkisar hâsıl olsun.işte bu hâle tâzim-hürmet denir.

Allah ın celâlini bilmekle nefsin hakir olduğunu bilmek birleşmedikçe ta'zim ve huşû meydana gelmez.

HEYBET:Ta'zimden doğan bir korkudur.Akrepten,yılandan ve benzeri âdi şeylerden hâsıl olan korkuya"havf"denir.Fakat,azametli sultandan,hocadan korkmaya "mehabet" denir ki sevgi,saygı ve hürmetten doğan bir korkudur.

Allahü Teâlânın,dilediğini dilediği şekilde yapmakla mülkünden bir şeyin eksilmeyeceğini bilmek,bununla beraber meliklerin aksine olarak,kudreti var iken Peygamber ve velilerin türlü musîbetlere uğramasını müşâhede etmekten doğan bir keyfiyyettir.Kişi,Allahü Tealayı ne kadar iyi bilirse,haşyet ve heybeti de o nisbette artar.

RECÂ-ÜMİT:Allahü Tealanın lutuf ve keremini,nimetinin şümûlünü,namazı kılanlara cenneti vaat ettiğini,verdiği sözde durduğunu bilmektir.

Meliklere çok saygı gösterip heybet duyan ve satvetlerinden korkan kimseler vardır ki onlardan bir mükâfat beklenmez.Halbûki kula lâyık olan,kusuru ile ikabından korktuğu gib,kıldığı namazı ile Allahu Tealadan sevap ummaktır.

HAYA-UTANMAK:İbadetteki kusurunu bilmek,Allahu Tealaya hakkıyla kulluk edemediğini anlamaktan doğar.-ne kadar gizli olsa da- gönülden geçen her şeyi Allh u Tealanın bildiğini hatırda tutmak ve bütün işlerinde dünyaya meyletmiş olan nefsinin kusur ve afetlerini bilmekle kuvvetlenir.Bunları kat'i olarak bildiği vakit zarurî olarak meydana gelen hâle "haya"denir.

Kalbin huşuu,yakînin derecesiyle ölçülür.Bunun içindir ki Hz.Âişe(r.a)"Resûlullâh bizim ile konuşur,gülerdi.Fakat namaz vakti gelince sanki ne o bizi tanır ve ne de biz onu tanırdık" buyurmuştur.....



(değerli arkadaşlar;başta kendim olmak üzere namaz konusunda çeşitli eksiklerimiz olduğunu düşünmekteyim.o yüzden bu bahsin çok önemli olduğunu yazının başında da belirttim.inşaallah faideli olur.)

Devamını Oku »»

Ehl-i sünnet inancına göre hayır ve şerrin yarartıcısı Cenâb-ı Hakk'tır.Kul cüz'i irâdesini dâima Allah'ın razı olduğu fiillerde kullanmakla mükelleftir.Nefis ve şeytan,insanı bu irade-i cüz'iyesini ,Allah'ın râzı olmadığı işlerde kullanmayı emreder,insanda onların vesveselerine aldanarak günah işler.Buna mukâbil Cenab-ı Hakk,kullarına tevbe ni'metini bahşetmiştir,tevbe edildiği zaman kabul edileceğini müjdelemiştir.

Tevbe,îmânın makamlarının evveli,Hak yolculuğunun ilk adımı ve vuslat kapısının anahtarıdır.Kabahatten,kabahat olduğu için vazgeçmek demektir.Bedenine veyâ malına veyâhutta haysiyetine bir zarar gelir korkusuyla kabahatten vazgeçmek,tevbe değildir.Tevbe,yaptığı kabahatin menfaatini görse bile,onun çirkinliğini bilip tiksinerek vazgeçmektir.

Kur'an-ı Azîmüş-Şan'da Cenab-ı Hakk bir çok ayeti kerime ile kullarına tevbe ediyor(meâlen):

"....Hepiniz Allah'a tevbe edin ey mü'minler ki ferah bulabilesiniz.."(nur,31)

Peygamber Efendimiz(s.a.v) kulun tevbesinden dolayı,Allahü tealânın duyacağı memnuniyeti şöyle ifade etmişlerdir:

"Çorak ve helâk olma korkusu olan bir yerde,devesi yanında,yiyeceği ve içeceği onun üzerinde olduğu halde uyuyan,uyandığında deveyi gitmiş bulan ve onu armaya giden,nihâyet kendisine sususzluk ârız olan,sonra(kendi kendine)bulunduğum yerime döneyim de ölünceye kadar yatayım diyen ve başını ölmek için dirseğinin üzerine koyan,sonra uyanarak devesini,üzerindeki azığı,yiyeceği ve içeceği ile yanında bulan bir adamdan,evet,Allah mümin kulunun tevbesine,bu adamın devesi ileazığına sevinmesinden daha çok sevinir"ALLÂH-Ü EKBER

Devamını Oku »»

Abdullâh Antâkî (r.h.) buyurdular ki:"kalbin devâsı beş şeydedir:

Devamlı sâlih insanlarla bulunmak,

Kur'an-ı Kerîm'i çok okumak,

Mîdeyi haram olanlardan temiz tutmak,

Gece namazı kılmak,

Seher vakti Allahü Teâlâya yalvararak duâda bulunmak".

Devamını Oku »»

ALLAH DOSTALARI ZENGİNLİĞİN SEBEPLERİNİ ŞÖYLE BELİRTMİŞTİR:

1-Fakirlere sadaka vermektir

2-Herkese tatlı söz söylemektir

3-Bütün halka güleç yüz göstermektir

4-Hüsn-ü hat yazmaktır

5-Seher vakti uyanmaktır

6-Evini ve kapısı önünü süpürmektir

7-Kapları pak yumaktır

8-Beş vakti tadili erkan ile vaktinde kılmaktır

9-Kuşluk namazı kılmaktır

10-Her gece Tebareke süresini okumaktır

11-Ezandan önce mescide varmaktır

12-Abdeste devam etmektir

13-Fecir ile vitri evde kılmaktır

14-Fecrin doğuşundan güneşin doğuşuna dek dünya kelamını terketmektir

15-Vitri kıldıktan sonra konuşmadan yatmaktır

16-Kadınlar ile az oturmaktır

17-Boş konuşmayı terketmektir

18-az söylemektir

19-Sabah namazının sünneti ile farzı arasında yüz kere"sübhanallahi ve bi hamdihi.sübhanallahilazim"demektir..

Devamını Oku »»
27 Mart 2009 Cuma

İmanın kimde olduğu

bir gün hz. Musa (a.s.) cenab-ı Hak'kın huzuruna binbir kelamı öğrenmeye gidiyormuş. Giderken yolda bir ihtiyara rast geliyor, o ihtiyarda ömrü boyunca namazını bir taşın üzerinde kılmış, hatta taş bile namaz kılınmaktan yıpranmış. O ihtiyar hz. Musayı yolda görünce, nereye ey Musa der. Hz. Musada Allahû tealadan binbir kelamı öğrenmeye gidiyorum der. ihtiyarda hazır gitmişken bendende selam söyle benimde cennetteki yerimi öğrenirmisin der, Hz. Musa olur der. birazdaha gidince elinde içki şişesi ile bir sarhoşa rast gelir, sarhoşta sorar ey Musa nereye diye oda yine aynı cevabı verir, sarhoş hazır gitmişken bendende selam söyle benim cehennemdeki yerimide sorormısın der, onada olur der ve gider. Allahû tealanın huzuruna çıkar binbir kelamı öğrenir tam gidecekken Allahû teala bir şey unutmadınmı ey Musa der, Oda evet Yarabbi gelirken bir ihtiyar gördüm ömrü boyuca bir taşın üstünde namaz kılmış ve cennetteki yerini soruyor der, Hak teala da o kuluma selam söyle cehennemin en derin dibidir der, birde sarhoşa rastladığını ve onunda cehennemdeki yerini sorduğunu söyler, o kulumada selam söyle onunda yeri cennetin en güzel köşesidir der. Bu duruma Hz. Musa şaşırır ve nasıl oluyor Yarabbi der. Hak tealada sen gidince onların ikisinede deki sizin durumunuzu sordum ama Allah'ın çok işi varmış cevap veremedi de der, ne işim olduğunu sorduklarında dünyayı iğne deliğinden geçirmeye çalıştığımı söyle anlayacaksın neden böyle olduğunu der. Ve hz. Musa iner önce ihtiyarın yanına gider, sordunmu ey Musa der O da sordumda işi varmış cevap veremedi der, ihtiyar peki işi neymiş diye sorunca, dünyayı iğne deliğinden geçirmeye çalışıyordu der, ihtiyarda hiç olacak işmi koca dünya iğne deliğine sığarmı diye karşılık verir. az gidince sarhoşu görür oda sordunmu ey Musa der, evet sordum ama çok işi varmış cevap veremedi der, işi neymiş deyince dünyayı iğne deliğinden geçirmeye çalışıyordu der, sarhoşta valla arkadaş onun işi belli olmaz geçirirmi geçirir der ve hz. Musa Hak tealanın neden öyle söylediğini anlar.

Devamını Oku »»

Gönlü perişan Behlül, Bağdat'ta çocukların elinden bunalmıştı. Sürekli ona taş atıyorlar, her yandan üstüne saldırıyorlardı. Derken yerden küçük bir taş alıp onlara verdi ve dedi ki:

"Böyle küçük taşlar atın bari! Büyük taşlarla beni topal etmeyin. Attığınız taşlardan ayağım yaralanırsa oturarak namaz kılmak zorunda kalırım."

Nihayet bir taş, onu adamakıllı yaraladı. Canı yandı, gönlü alt üst oldu. O taşlar yüzünden daralan gönlünden öyle kanlar aktı ki, taşın gönlü bile onun derdinden kan kesildi. Behlül çocuklardan kurtulmak için perişan bir halde topallayarak Basra'ya gitti. Geceleyin Basra'ya ulaştı. Uyumak için bir yere gitti. Fakat orada biri öldürülmüş, kanlara, topraklara bulanmış, yatıyordu. Bunu farketmedi, adamın yanına yattı, uyudu. Uykuda bütün elbisesi kanlara battı.

Ertesi gün insanlar gelip, ölü adamla elbisesi kanIara bulanmış Behlül'ü görünce bu işi Behlül'ün yaptığına hükmettiler.

Ona,

"A köpek! Nerelisin sen, nereden geldin? Seni tanımıyoruz" dedi.

Behlül,

"Bağdatlıyım. Oradan kalkıp buraya geldim. Bu adamın yanında yattım, dinlendim. Fakat onun öldürülmüş olduğunu ancak tan yeri atıp alem ışıyınca farkettim" dedi.

Behlül'e,

"Bağdat'tan kalktın, kan dökmek için ta Basra'ya geldin ha!" dediler.

Ve ellerini kuvvetlice bağlayıp onu merhametsiz zindancıya teslim ettiler. Behlül içinden,

"Ey gönül! Haydi bakalım, şimdi ne yapacaksın? Çocukların taşlarından kaçtın, ama burada kendi kanına girdin. Bağdat'ta o taşlara razı olsaydın Basra'da can korkusuna düşmezdin" diyordu.

Nihayet durumu padişaha haber verdiler ve Behlül'ün öldürülmesi emredildi. Onu tutup darağacına gotürdüler. Zalim cellat, merdiveni dayadı, Behlül’ü çıkardı. Boynuna ipi geçirmek üzereydi ki Behlül, başını goğe kaldırıp, dudaklarını oynatmaya, gizlice bir şeyler söylemeye başladı. Tam bu sırada bir yandan dürüst bir adam fırladı.


"Durun! O suçsuzdur, adamı ben öldürdüm. Benim öldürülmem gerek. Bu kadar ağır bir yükü taşıyamayacağım. Bir boyuna, iki kan fazla!" diye bağırdı.

Her ikisini de padişahın huzuruna götürdüler. Padişahın veziri de oradaydı. işin tuhaf tarafı Basra padişahı, uzun zamandan beri Behlül'ü görmek ıstıyordu. Fakat onu hiç görmemişti.

Vezir, Behlül'ü görünce tanıdı. Çünkü onu önceden görmüş, konuşmuştu. Padişaha dedi ki: .

"Padişahım! Gözünüz aydın! Behlül'ü arıyordudunuz ya, işte size Behlül."

Padişah neşesinden yerinden sıçradı. Başını, yüzünü öptü.Yüzlerce ikramlarda bulunarak yanına oturttu.

Huzurdaki hizmetçiler padişaha, katılle maktülün durumunu, sonrada Behlül’ün hikayesini anlattılar.

Padişah,

"Derhal o adamın kanını dökün!" dedi.

Behlül padişaha,

"Ey padişah! Gönlümün yanışına hürmetin varsa sakın onun kanını dökme! Onun kanını dökersen hiçbir fayda elde edemezsin. Zira o, doğrulukla kalkıp, benim için kendisini feda etti. Benim için canıyla oynadı. Nasıl olur da o adamın kanını dökersin?" dedi.

Bunun üzerine padişah, öldürülen adamın yakınlarını çağırdı ve onlara,


"Diyet istemeniz gerek! Dilerseniz onu öldürebilirsiniz, ama bu iyi olmaz. Farzedin ki bu işi o yapmadı, ben yaptım. Doğrusu o asidir, ama siz muti olarak telakki edin! Zira ona Behlül şefaat ediyor" dedi.

Nihayet onları altınla razı ediverdiler. Bütün düşmanlarını hoşnut eylediler. Padişah, o adama,

"Nasıl oldu da insanların arasından çıkıp, canından geçtin ve korkmadan suçunu söyleyiverdin?" diye sordu.

"Benzerini daha önce hiçbir yerde görmediğim bir ejderha gördüm. Ağzını açmış, ateş püskürtmekteydi. Mermer bile onun korkusundan yarı canlı bir hale gelmişti. Bana, 'Kalk, doğruyu söyle! Yoksa işin bitiktir. Şimdi kanını emer, içine girer, yerleşirim. Ebedi bir azap içinde kalırsın. Bu alemde hiç kimse feryadına yetişemez, dedi. Onun korkusundan yerimden fırlayıp suçumu söyleyip, kurtuldum."

Bunun üzenine padişah, Behlül’e,

“Peki ya sen? Darağacına çekileceğin vakit ne söylüyordun?" dedi.

Behlül dedi ki:


"Helak olmak üzere bulunduğumu anladım, candan elimi yudum. Başımı kaldırıp, 'Ya rabbi!' dedim. 'Bu zavallıdan ne istersin? . Bunları başıma üşüştüren sensin. Beni şu anda ağlatıp sızlatarak öldürürlerse kan diyetimi onlardan değil, senden isterim. O bir avuç pejmürde kişiden ne alabilirim ki? Ben ancak seni tanırım, senden başka kimsem yok. İşim gücüm seninle. İçine düştüğüm haller, senin hükmünle olmakta.' Ben bunları gizlice söylerken bu adam kalktı, bağırdı. Ve, beni darağacından indirdiler. Perde ardından böylesi bir iş zuhur etti işte. Uğradığım mihnet, beni önce perişan bir hale soktu, kanlı katil yaptı, ama sonunda bana yüzlerce can vererek lütuflarda bulundu."

Ey oğul! Önünde muradına erişememek, mahrumiyete uğramak bile olsa bu yolda yüzlerce can vererek O'na gitmek gerek.
Fakat sen ağyarı gördükçe bütün hayrın ve şerrin O'ndan geldiğini sanmaktasın...

Devamını Oku »»

Sultan Alaeddin,bir gün Sultanü'l Ulema'ya şehrin etrafında yaptırdığı kaleyi gezdirir,beğeneip beğenmedikelrini sorar.Zamanı gelince ikaz ve irşad vazifesini ihmal etmeyen Baha Veled:
''Sellere ve düşman askerlerine karşı ciddi bir engel,ama mazlumların bedduasına karşı hiç engel yeri yok...Bence asıl onların duasının arşa çıkmasının önlemek için kale yapmak gerek... Sen adalaet sarayı inşa etmeli,yoksullara ihsan kalesi yapmalısın ki,harici tehlikenin yanında dahili yıkıntıyı da önlemiş olasın'' der.

Alaeddin Keykubat bu sözlerden büyük ders alır ve son derece memnun olur.

Devamını Oku »»

Adamın biri bir pislik böceği görür .Bu yaradılışı çirkin pis kokulu bir yaratıktır.Allah bunu niçin yaratmışki ? der kendi kendine.

Aradan zaman geçer, adamın yüzünde bir çıban çıkar. Nereye başvurduysa derdine bir derman bulamaz. Çııban yara haline gelir. Bir gün sokakta dolaşırken, yüzündeki yara bir yolcunun dikkatini çeker. ayak üstü sohbetten sonra yolcu kendine yardım edebileceğini, bu tip çıbanların oluşturduğu yaraların tedavisini bildiğini söyler. Adam her ne kadar inanmadıysa Allah'tan umut kesilmez diyerek kabul eder.

Yolcu bir pislik böceğinin getirilmesini ister.Orada bulunanlar bu isteğe gülerler. Fakat hasta olan adam, o böcek hakkında söylediği sözleri o an hatırlar ve derki ;
- Adamın isteğini yerine getirin, ne diyorsa yapın.
Yolcu getirilen böceği yakar ve külünüyaranın üzerine serper ve yara Allah'ın hikmetiyle iyileşir. Bunun üzerine hasta olan adam etrafına der ki ;
- Unutmayın ! Allah'u Teala'nın yarattıklarının, yaratılışında bir hikmet vardır, bir derde deva vardır. Velev ki pislik böceği olsa dahi.

Devamını Oku »»

> Iblis butun seytanlarla buyuk bir toplanti duzenlemis Ve onlara demis ki:
> 'Biz Muslumanlari camiye gitmekten alikoyamiyoruzOnlari Kur'an
> okumaktan ve dogru isler yapmaktan da alikoyamiyoruz Ayrica onlari
> surekli Allah'i ve Rasulu Muhammed'i dusunmekten de alikoyamiyoruzOnlarin Allah ile baglantilari cok guclu kiramiyoruz'
> 'Oyle ise birakin onlari camilere gitsinler birakin birlikteliklerini
> ve dayanismalarini surdursunlerFakat onlarin zamanlarini calin!!!
> Boylelikle onlar Allah'i ve Rasulu Muhammed'i dusunecek baglantilarini guclendirecek zaman bulamasinlar'
> 'Iste sizden istedigim bu' dedi iblis' Gun boyunca Allah'i dusunecek
> baglantilarini gelistirecek zamanlari olmasin onlari surekli mesgul edin'
> Seytanlar
> bagirdi: '
> Bunu nasil yapabiliriz ki?'
> 'Onlarin akillarini surekli kucuk detaylar ile mesgul edin' diye cevapladi
> iblis
> ' Onlari surekli harcamaya tesvik edin harcasinlar harcasinlar
> harcasinlar sonrada
> borclansinlar borclansinlar'
> 'Hanimlari uzun saatler evin disinda calismaya tesvik edin ayni zamanda
> erkekleri de haftada 6-7 gun gunde 10 - 12 saat calismaya tesvik edin
> Boylece onlarin kendilerine ve ailelerine ayiracak hic bos zamanlari
> kalmasin'
> 'Onlari cocuklari ile vakit gecirmekten alikoyunevde bile islerinin
> baskisini uzerlerinde
> hissetsinler Kafalarini oyle mesgul edin ki onlar onlari Allah ile
> birlikte olmaya cagiran kucuk sesleri bile duyamasinlar'
> 'Onlari surekli muzik dinlemeye tesvik edin evdeiste hatta araba
> surerken bile radyo teyp CD dinlesinler Evlerinde TV VCD CD ve Bilgisayar
> surekli acik olsun Hatta restoranlarda alisveris merkezlerinde bile
> surekli muzik calsin Bu
> onlarin akillarini surekli mesgul eder boylece Allah'i ve Rasulu
> Muhammed'i dusunecek hic vakitleri kalmaz'
> Masalarinda sehpalarinda surekli gazetelermagazinler olsun bunlardaki
> haberlerle 24 saat
> akillarini mesgul edin Hatta araba surerken zamanlarini
> calmak icin eklam panolarini kullanin'
> 'Onlarin mailbox'larini reklamlar sacma sapan mektuplar junk mailer
> siparis kataloglari ile
> doldurun ki temizlemek icin zaman harcasinlar'
> 'Guzel cekici modellerin resimlerinin magazinlerin
> kapaklarinda TV ekranlarinda surekli gorunmesini saglayin ki erkekler
> gercek guzelligin bu
> olduguna ve de dis guzelligin cok onemli olduguna inansinlar zamanla
> karilarini begenmez olsunlar'
> 'Hanimlarin cok yorgun olmalarini saglayin oyle ki kocalarina sevgilerini
> gosteremesinler Surekli baslari agrisin Eger kocalarina sevgilerini ve
> ilgilerini
> gosteremezlerse onlar da mutlulugu disarida baska yerlerde aramaya
> baslasinlar'
> Bu da ailelerin daha cabuk dagilmasina sebep olur'
> 'Onlara anlamsiz sacma hikayelerle dolu kitaplar verin ki
> çocuklarina yasamin gercek anlamini ve imani anlatacak yerde onlari
> okusunlar'
> Onlari cok mesgul edin ki disariya cikip dogayi inceleyip Allah'in
> yarattiklarindan ders almalarina engel olunDoganin
> mukemmelliginiyaratilisin ne
> kadar mukemmel oldugunu anlayamasinlar
> Onlari kapali alanlara oyunlara konserlere sinemalara gitmeleri icin
> tesvik edin ki doga ile birlikte olmaya vakit bulamasinlar '
> Onlari surekli mesgul edin 'Eger olur da kendi gibi dusunen
> arkadaslariyla bir araya gelirlerse
> onlari dedikodu etmeye tesvik edin Oyle seyler konusmalarini saglayin ki
> aralarinda
> ihtilaf ciksin ve ayrilirlarken darginliklar olsun'
> "Hayatlarinin o kadar guzel ve mukemmel olmasini saglayin ki Allah'i ve
> O'nun gucunu dusunecek durumda olmasinlar Her seyi kendilerinin elde
> ettigine ve
> de kendi gucleri ile bu mukemmel hayata sahip olduklarina inansinlar
> Sagliklarina ve elde ettikleri
> nimetlere sukretmek ihtiyaci duymasinlar
> Iste buyuk plan bu Seytanlar Muslumanlari her yerde mesgul etmeye
> telasla kosusturmaya calisiyorlar Oyle ki Allah'i dusunecek hatta>
> ailelerine ayiracak kucucuk zamanlari dahi kalmasin
> Diger Muslumanlar ile Allah'in gucunu Onun Rasulu Muhammed'i konusacak
> zamanlari kalmasin


> Peki sizce seytan bu gorevinde basarili oluyor mu ? Siz karar verin

Devamını Oku »»

Bismillahirrahmanirrahim

"Ey insanlar!

"Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha bulusamiyacagim.

"Insanlar!

"Bugünleriniz nasil mukaddes bir gün ise, bu aylariniz nasil mukaddes bir ay ise, bu sehriniz (Mekke) nasil

mübarek bir sehir ise, canlariniz, malariniz, namuslariniz da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden

korunmustur.

"Ashabim!

"Muhakkak Rabbinize kavusacaksiniz. O'da sizi yapti olayi sorguya cekecektir. Sakin benden sonra eski

sapikliklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayiniz! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar,

bulunmayanlara ulastirsin. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunlari daha iyi anlayan birisine ulastirmis

olur.

"Ashabim!

"Kimin yaninda bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her cesidi kalidirilmistir. Allah

böyle hükmetmistir. Ilk kaldirdigim faiz de Abdulmutallib'in oglu (amcam) Abbas'in faizidir. Lakin

anaparaniz size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme ugrayiniz.

"Ashabim!"

"Dikkat ediniz, Cahiliyeden kalma bütün adetler kaldirilmistir, ayagimin altindadir. Cahiliye devrinde güdülen

kan davalari da tamamen kaldirilmistir. Kaldirdigim ilk kan davasi Abdulmuttalib'in torunu Iyas bin

Rabia'nin kan davasidir.

"Ey insanlar!

"Muhakkak ki, seytean su topraginizda kendisine tapinmaktan tamamen ümidini kesmistir. Fakat siz bunun

disinda ufak tefek islerinizde ona uyarsaniz, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak icin bunlardan da

sakininiz.

"Ey insanlar!

"Kadinlarin haklarini gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanizi tavsiye ederim. Siz kadinlari, Allah'in

emaneti olarak aldiniz ve onlarin namusunu kendinize Allah'in emriyle helal kildiniz. Sizin kadinlar üzerinde

hakkiniz, kadinlarin da sizin üzerinizde hakki vardir. Sizin kadinlar üzerindeki hakkinizi; yataginizi hic

kimseye cignetmemeleri, hoslanmadiginiz kimseleri izininiz olmadikca evlerinize almamalaridir. Eger

gelmesine müsade etmediginiz bir kimseyi evinize alirlarsa, Allah, size onlarin yataklarinda yalniz

burakmaniza ve daha olmasza hafifce dövüp sakindirmaniza izin vermistir. Kadinlarin da sizin üzerinizdeki

haklari, mesru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.

"Ey mü'minler!

"Size iki emanet burakiyorum, onlara sarilip uydukca yolunuzu hic sasirmazsiniz. O emanetler, Allah'in kitabi

Kur-ân-i Kerim ve Peygamberin (a.s.m) sünnetidir.

"Mü'minler!

"Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanin kardesidir ve böylece bütün Müslümanlar

kardestirler. Bir Müslümana kardesinin kani da, mali da helal olmaz. Fakat malini gönül hoslugu ile vermisse

o baskadir.

"Ey insanlar!
"Cenab-i Hakk her hak sahibine hakkini vermistir. Her insanin mirastan hissesini ayirmistir. Mirasciya vasiyet

etmeye lüzüm yoktur. Cocuk kimin döseginde dogmussa ona aittir. Zina eden kimse icin mahrumiyet vardir.

Babasindan baskasina ait soy iddia eden soysuz yahut efendisinden baskasina intisaba kalkan köle, Allah'in,

meleklerinin ve bütün insanlarin lanetine ugrasin. Cenab-i Hakk, bu gibi insanlarin ne tevbelerini, ne de adalet

ve sehadetlerini kabul eder.

"Ey insanlar!

"Rabbiniz birdir. Babaniz da birdir. Hepiniz Adem'in cocuklarisiniz, Adem ise topraktandir. Arabin Arap

olmayana, Arap olmayanin da Araap üzerine üstünlügü olmadigi gibi; kirmizi tenlinin siyah üzerine, siyahin

da kirmizi tenli üzerinde bir üstünlügü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadir. Allah yaninda

en kiymetli olaniniz O'ndan en cok korkaninizdir.

"Azasi kesik siyahî bir köle basinza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'in kitabi ile idare ederse, onu

dinleyiniz ve itaat ediniz.

"Suclu kendi sucundan baskasi ile suclanamaz. Baba, oglunun sucu üzerine, oglu da babasinin sucu üzerine

suclanamaz.

"Dikkat ediniz! Su dört seyi kesinlikle yapmaycaksiniz:

Allah'a hicbir seyi ortak kosmayacaksiniz.
Allah'in haram ve dokunulmaz kildigi cani, haksiz yere öldürmeyeceksiniz.
Zina etmeyeceksiniz.
Hirsizlik yapmayacaksiniiz..
"Insanlar Lâilahe illallah deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri

zaman kanlarini ve mallarini korumus olurlar. Hesaplari ise Allah'a aittir.

"Insanlar!

"Yarin beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?"

Saheb-i Kiram birden söyle dediler:

"Allah'in elciligini ifa ettiniz, vazifenizi hakkiyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatta bulundunuz, diye

sehadet ederiz!"

Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (S.A.V.) sehadet parmagini kaldirdi, sonra da cemaatin üzerine cevirip indirdi ve söyle buyurdu:

"Sahid ol, yâ Rab! Sahid ol, yâ Rab! Sahid ol, yâ Rab!"

Devamını Oku »»

Cocugunuza zehirli yemek yedirir misiniz?
Maalesef genellikle cocuk yetistirmeyi, cocuklarin karnini doyurmak, kiyafetlerini almak, okul ihtiyaclarini karsilamak, dershane taksitlerini odemek zannediyoruz.
Maalesef bazi anne babalar cocuklarinin hangi yemegi yiyip yemeyecegi ile ilgilendikleri kadar hangi filmi izleyip izlemeyecekleriyle ilgilenmez oldular.
Yemek cocugunuzun sadece midesini kirletir. Cok agir degilse yedikleri, ya birkac gun hasta yatar, ya da midesi yikanir.
Her gun zehirli filmlerle ruhu kirlenen cocuklarin ne hale geldigini gormek zorundayiz.
"Zehirsiz film var mi ki?" diye dusunmeyin! Evet, maalesef zehirsiz film sayisi cok az.
Bence asil sorunumuz, cocuklari zehirlerden korumayi basaramamis olmak degil. Kendimizi bu zehirlerden koruyamiyoruz ki, cocuklari nasil koruyalim?
Kendini kurtaramayan baskasini kurtaramaz.
Kendini koruyamayan baskasini koruyamaz.

Soylesem "soz" olur, soylemesem icimde "koz" olur…
Takip ettigi dizinin bir sonraki bolumunu kacirmamak icin aceleyle sofrayi toplayip, kumanda elinde televizyonun basina gecen annelerin cocuklarindan sikayetci olmaya hakki var mi?
Tuttugu futbol takimin tum futbolcularini, yedekleriyle birlikte ezbere bildigi halde, oglunun bir tane arkadasini tanimayan babanin, oglundan surekli sikâyetci olmaya hakki var mi?
Vucudum bozulmasin diye cocugunu emzirmeyen annelere soyleyecek fazla bir sey bulamiyorum! Bedeninden bir parca olan, cigerparem diye tanimladigimiz oz evladini bile doyasiya bagrina basma duygusunu kaybetmis birisine ne diyebilirsiniz ki? Bana bir tane "hayvan" gosterin "vucudum bozulmasin" diye evladini baskalarina teslim eden. Ben duymadim. Biliyorum, bu cumle biraz agir oldu ama icimden geldigi gibi yazmasam icimde "koz" olacak.

Kendimizi doyurmadan baskalarini doyurmayacagimiz gercegini anlamak zorundayiz.
Kendisi okumayan baskasina okuma emrini verirken ne kadar etkili olur.
Kendini egitmeyen baskasini egitirken zorlanmaz mi?
Hani hep biz buyukler genclerden ve cocuklardan sikayetci oluruz ya! Adamin biri is guc sahibi olamamis olan ogluna "Sultan Fatih senin yasindayken Istanbul’u fethetti!" deyince, hazir cevap delikanli "Fatih’in babasi senin yasindayken devlet yonetiyordu!" demis.
Anne babalar cocuklarimizi ellerimizle zehirlemeyelim!
Ne bu dunyada ne de oteki dunyada bunun hesabini veremeyiz!

Devamını Oku »»

Resûlullah (s.a.v) ile Ebû Bekr (r.a) Mekke-i mükerremeden hicret ederken bir mağarada üç gün üç gece kaldılar. Ebû Bekr (r.a) o mağaranın tavanında bir kuş gördü ki, yerinden hareket etmeyip, birşey yimez ve su içmez.

Ebû Bekr (r.a) dedi ki,

- Yâ Resûlallah! Bu kuşa ben hayrânım. Zîrâ, biz bu mağaraya geleliden beri, bu kuş yerinden hareket etmedi. Bir nesne yimedi. Allahü teâlâ, kelâm-ı kadîminde,

(Allahü teâlânın rızk vermediği, yeryüzünde bir mahlûk yokdur.) buyurmuşdur.

Ebû Bekr-i Sıddîk, böyle düşünürken, o hâlde hazret-i Cebrâîl (a.s) nâzil olup, havâda muallak durup, dedi ki,

- Yâ Muhammed! Hak sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder. Ve buyurur ki, "Ebû Bekrin hâtırına geleni bilirim. O kuşa emr eyledim ki, Ebû Bekr ile konuşsun. Ebû Bekre söyle ki, o kuş ile söyleşsin"; dedi.

Resûl-i ekrem hazretleri, Ebû Bekre, hazret-i Cebrâîlin sözünü açıkladıkda, Ebû Bekr (r.a) sevinip, ileri vardı. Dedi ki,

- Ey mubârek kuş! Allahü teâlâ hazretlerinin izni şerîfiyle, bana söyle ki, yiyeceğin ve içeceğin nedir.

O kuş ağlayıp, bir zemân kendinden geçip, yere düşdü. Sonra ayılıp, kalkdı. Tebessüm ederek dedi ki,

- Yâ Ebâ Bekr! Bana bundan süâl etme! Bu bir sırdır. Hak sübhânehü ve teâlâ ile benim aramda olan sırrımı kimsenin bilmesini istemem.

Ebû Bekr (r.a) dedi:

- Ey mubârek kuş! Eğer bana söylemeğe me'mûr oldun ise, söyle.

Kuş dedi.

- Ma'lûmun olsun ki, hazret-i Âdem (a.s) yaratılmazdan iki bin yıl evvel, Hak sübhânehü ve teâlâ beni yaratdı. Yiyeceğimi ve içeceğimi iki kelime eyledi. Aç olduğum zemân birisini söylerim; tok olurum. Susuz olduğum zemân birini söylerim; kanarım.

Ebû Bekr (r.a) dedi ki:
- O kelime nedir. Kuş dedi, o kelimenin biri budur ki, aç olduğum zemân sana buğz edene la'net ederim; tok olurum. Susuz olduğum zemân, sana muhabbet edene, istigfâr ederim, kanarım.

Hazret-i Resûl-i ekrem (s.a.v), bunu işitip, ağladı. Ümmetinden ba'zıları şakâvet edip, hazret-i Ebû Bekre buğz edeceklerine mahzûn oldu.

Devamını Oku »»

Hz. Peygamber'in amcası Ebû Tâlib'in oğlu. Ebû Tâlib'in Tâlib, Akîl, Câ'fer ve en küçükleri Hz. Ali olmak üzere dört oğlu vardı. Hz. Câfer, Rasûlullah (s.a.s) daha Erkam'ın evine girip İslâm'ı yaymaya başlamadan önce müslüman olmuş; ikinci Hicret kâfilesine katılarak hanımı Esma binti Üveys ile birlikte Habeşistan'a hicret etmişti. (İbn Sad, Tabakât, Beyrut, 1376/1957, IV, 34; İbn Abdilber, el-İstiâb, Kahire (t-y), I, 242).

Habeş muhacirlerinin sayısı sekseniki erkek ve on kadına ulaştı. Daha sonra bunlardan otuzdokuz kadarı, bazı Kureyş büyüklerinin İslâm'a girdiği haberi üzerine Mekke'ye geri döndü. Fakat bu haberin asılsızlığı ortaya çıkınca, bazıları gizlice bazıları da Mekkeli müşrik akrabalarının himayesi altında, Mekke'ye girebildiler. (İbn İshak, es-Sîre, Mısır 1355/1936, II, 3-10).

Kureyş müşrikleri, muhacirleri Habeşistan'dan geri çevirmek üzere Abdullah b. Ebi Rabîa ile Amr b. el-Âs'ı değerli hediyelerle Habeşistan'a gönderdiler. Elçiler Habeş Necâşîsi nezdinde müslümanları kötüleyince, Câ'fer b. Ebi Talib müslümanların temsilcisi olarak konuştu ve müşriklere üç soru sorulmasını istedi:

1) Biz Kureyş'in köleleri miyiz? 2) Mekke'de bir cinayet mi işledik ki, zorla iade edilmemizi istiyorlar? 3) Mekke'de mal gasbettik de, üzerimizde başkalarının hakları mı vardır?

Kureyş elçileri bütün bu sorulara olumsuz cevap verdiler. Ancak, puta tapmayı bırakıp İslâm dinine girmelerinin suç olduğunu bildirdiler. Bunun üzerine Necaşî, Câ'fer'e İslâm dini ile ilgili sorular sordu. Hz. Câ'fer, İslâm'ın getirdiği iman, ahlâk ve fazilet esaslarından söz etti. Necaşî'nin isteği üzerine Meryem Suresi'nin* baş tarafından okumaya başladı. Ankebut* ve Rûm* surelerini de okudu. Bu sırada Necaşî'nin gözlerinden yaşlar akıyordu. İstek devam edince, Hz Câfer Kehf* sûresini okudu. Necaşî, kendisini tutamayarak 'Vallahi, bu aynı kandilden fışkıran bir nûrdur ki, Mûsa da, İsa da aynı mesajla gelmiştir.' dedi. Hz. Muhammed'in bir peygamber olduğuna kanaat getirdi. Bunu açıkladı ve Müslümanları himaye etti (İbn İshak, es-Sîre, I, 356-362; Ahmet b. Hanbel, H. no:1740, 4400; İbnû'l Esir el-Kâmil, Mısır 1301, II, 37-38; İbn Haldun, Tarih, Mısır 1355/1936, II, 178; İbn Kayyim, Zâdü'l Meâd, Mısır (t.y), I, 301 ).

Câ'fer b. Ebi Tâlib ve arkadaşları hicretin yedinci yılında Habeşistan'dan Medine'ye döndüler. Bu sırada Hz. Peygamber Hayber gazvesinde bulunuyordu. Hayber ganimetlerinden Habeşistan'dan gelenlere de pay verildi (Buhârî, Sahîh, İstanbul 1329, V, 80; Müslim, Sahîh, (Nşr. M. F. Abdülbâki), 1375/1956, IV, 1946).

Hz. Câ'fer, Hicret'in sekizinci yılında vuku bulan Mute gazvesine katıldı ve orada şehit düştü. Mûte, Şam'a yakın bir köy olup, halkı Gassanîlerden ve Rumlar'dan oluşuyordu. Hz. Peygamber, Hâris b. Umeyr'i Şam'a, Gassânî hükümdarına elçi olarak göndermişti. Mûte'den geçerken, vali Şurahbil b. Amr tarafından yakalandı ve Hz. Muhammed'in elçisi olduğu anlaşılınca da şehit edildi. Hz. Peygamber olaya çok üzüldü. Düşmana karşı bir ordu hazırlanmasını istedi. Üç bin kişilik bir ordu hazırlandı. ALLAH Rasûlü öğle namazından sonra, orduya Zeyd b. Hârise'yi komutan tayin ettiğini o şehit olursa yerine Câ'fer b. Ebi Tâlib'in, o da şehit olursa yerine Abdullah b. Revâha'nın geçmesini bildirdi. (İbn Sa'd, Tabakât, II, 128; İbn İshak, es-Sîre, IV, 15) Düşman hristiyan Arap ve Rumlardan oluşan büyük bir ordu toplamıştı. Ebû Hüreyre şöyle der: 'Mute savaşında ben de bulundum. Müşrikleri gördüğümüz zaman onların sayı, silâh, at, atlas, ipek, altın vb. bakımından bizimle karşılaştırılamayacak, karşılarında durulamıyacak derecede olduklarını gördük. Gözüm kamaştı. Çarpışma başlayınca, baş kumandan Zeyd b. Hârise, Hz. Peygamber'in sancağını elinde tutarak ilerledi. Vücudu Rumlar'ın mızraklarıyla delik deşik oluncaya kadar çarpıştı ve sonunda şehit oldu.' (İbn İshak, es-Sire, IV,19- 20; İbnü'l Esir, el-Kâmil, II, 236).

Zeyd b. Hârise şehit düşünce, Câ'fer b. Ebi Talib sancağı aldı. Zırhını giyerek atına bindi. Düşmanın ortalarına kadar ilerledi. Kurtulamayacağını anlayınca, önce attan inerek, atını düşmanın yararlanamaması için saf dışı etti. O düşmanla çarpışırken, 'Cennet de, ona yaklaşmak da ne güzeldir. Onun şerbetleri tatlı ve soğuktur' diye mırıldanıyordu. Bu sırada düşman tarafından vurulup, bir eli kesildi. Sancağı diğer eline aldı. O da vurulup kesilince, sancağı koltuğunun altına kıstırdı. Aldığı yaralarla yere düştü ve şehit oldu.' (İbn İshak, es-Sîre, IV, 20; İbn Sa'd, Tabakât, IV, 38; Buhârî, Sahîh, V, 87).

Abdullah b. Ömer der ki: 'Câ'fer b. Ebi Tâlib'i şehitler arasında aradık. Bedeninde doksandan fazla mızrak, ok ve kılıç yarası bulduk.' (İbn Sa'd Tabakât, IV, 38; Buhârî, Sahih, V, 87) Hz. Cafer'in iki kolunun da kesilmesi üzerine, şehadetinden sonra Rasûlullah ona Cennet'te iki kanat takıldığını haber vererek şöyle buyurmuştur: 'Câfer'i, Cennet'te meleklerle birlikte uçarken gördüm.' (Tirmizî, Menâkıb, 69) Bundan sonra, kuş gibi kanatlanıp Cennet'te uçtuğu hadisle sabit olan Câ'fer'e 'çok uçan Câfer' anlamında 'Câfer-i Tayyâr' lâkabı verilmiştir.

Devamını Oku »»

Adamın biri her zaman olduğu gibi saç ve sakal traşı olmak için berbere gitti.
Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbete başladılar.
Değişik konuşar üzerinde konuştular.
Birden ALLAH ile ilgili konu açıldı...
Berber:"Bak adamım.ben senin söylediğin gibi ALLAH'ın varlığına inanmıyorum."
Adam:"Peki neden böyle diyorsun?"
Berber:"Bunu açıklamak çok kolay.Lütfen bana söyler misin ,eğer ALLAH varolsaydı,
bu kadar çok sorunlu,sıkıntılı,hasta insan olur muydu,
terkedilmiş çocuklar olur muydu?ALLAH olsaydı,
kimse acı çektirmez,birbirini üzmezdi.
ALLAH olsaydı bunlara izin vereceğini sanmıyorum."
Adam bir an durdu ve düşündü.Ama gereksiz bir tartışmaya girmek istemediği için cevap vermedi.Berber işini bitirdikten sonra adam dışarıya çıktı.
Tam o anda caddede uzun saçlı ve sakallı bir adam gördü.Adam bu kadar dağınık göründüğüne göre belli ki
traş olmayalı uzun süre geçmişti.Adam berberin dükkanına geri döndü.
Adam:"Biliyor musun ne var,bence berber diye bir şey yok."
Berber:"Bu nasıl olabilir ki?Ben burdayım ve bir berberim."
Adam:"Hayır yok,çünkü olsaydı caddede yürüyen uzun saçlı ve sakallı adamlar olmazdı."
Berber:"Hmmm,berber diye bir şey var ama o insanlar bana gelmiyorsa ben ne yapabilirim ki?"
Adam:"Kesinlikle doğru!Püf noktası bu!ALLAH var ve insanlar ona gitmiyorsa,
bu gitmeyenlerin tercihi.İşte dünyada bu kadar çok acı ve kederin olmasının nedeni."

Devamını Oku »»

Hz. Muhammed (s.a.s)'in hanimlarindan biri.

"Ümmehâtül-Mü'minin" (Mü'minlerin anneleri)'nden biri olan Safiyye, Huyeyy b. Ahtab adinda Medine'deki yahudilerden Madirogullari kabilesi reisinin kiziydi. Huyeyy, Hz. Peygamber (s.a.s)e karsi müsriklerle isbirligi görüsmeleri yapan ve bundan dolayi müslümanlar tarafindan Medine'den uzaklastirilan Nadirogullari'nin lideriydi. Bu zorunlu göçten sonra bu kabilenin bir kismiyla Hayber tarafina gitmisti. Ahzab savasinda, Huyeyy de hücum edenlerle beraber gelmis ve Kureyzaogullarini müslümanlarin aleyhine kiskirtmak için onlarin kalelerine girmis, sonra da onlarin ugradigi akibete ugramis ve orada öldürülmüstü. Huyeyy'in kizi olan Hz. Safiyye'nin annesinin adi Durra idi.

Safiyye, önce kendi kabilesinden Sellam b. Miskem ile nikahlanmis; bir süre sonra bosanarak Kinâne b. Ebi Hukayk ile evlenmisti. Bu esi de Hayber savasinda öldürülenler arasindaydi. Ayrica yine bu savasta Safiyye, esi ve babasiyla birlikte kardesini de kaybetmisti. Safiyye savas esirleri arasindaydi. Bazi kaynaklar Safiyye'nin asil isminin Zeyneb oldugunu kaydeder. Arabistan'da reislere veya hükümdarlara düsen ganimet hissesine "Safiyye" denildigi ve bu sebeple, Zeyneb de Hayber savasinda esir olarak Rasûlüllah (s.a.s)'in hissesine düstügü için ona "Safiyye" denIlmisti. Esirler toplandigi zaman Dihyetül-Kelbî, Hz. Peygamber (s.a.s)'den bir cariye Istemis. O da Safiyye'yi vermisti. Ashabtan birinin, Safiyye'yi peygamberimizin almasinin daha uygun olacagini, zira bir reis kizi oldugu için mevkiinin bunu gerektirdigini söylemesi üzerine, Safiyye'yi geri almis, ona da baska bir cariye vermisti.

Hz. Peygamber, Yahudiler ile bir anlasma imzaladiktan sonra Safiyye'ye Islâm ve Yahudilik hakkindaki görüsünü sordu. "Ey ALLAH'in Rasûlü! Islâmi arzu etmis ve sen davet etmeden önce seni tasdik etmistim. Babam da senin davanin dogrulugunu itiraf ederdi. Fakat irkçilik onu götürdü.

Ben ALLAH'tan baska ilâh olmadigina ve senin ALLAH'in Rasûlü olduguna kesinlikle inaniyorum" cevabini alinca onu âzad ederek onunla evlenmisti.

Hz. Peygamber (s.a.s), yeni hanimini yakindan tanimaya firsat bulabildigi Ilk gece onun yanaginda yesil bir benek gördü. Sormasi üzerine Safiyye'nin cevabi su olmustu: "Bir süre önce rüyamda, gökteki ayin yerinden ayrilip gögsümün üzerine düstügünü gördüm; bunu kocama anlattigimda o Sen su Medine krali ile evlenmek istiyorsun" dedi. Ben ise senin hakkinda o sirada hiç bir sey duymamistim. Buna ragmen tutup suratima siddetli bir samar indirdi; Iste bunun izi hâlâ devam etmektedir".

Hz. Muhammed (s.a.s) dügününün yapildigi gece, esini kabilesinin ugradigi zarar ve kayiplar konusunda teselli etti ve Hayberlilerin kendisini bu konuda zorladiklarini izaha çalisti. Islâm'a ve onun peygamberine karsi çok samimi hislerle bagli olan Hz. Safiyye, ayni zamanda asil, zeki, güzel ve dindar bir kadindi. Özellikle tutumluluguyla taninirdi. Diger bir hususiyeti de pisirdigi yemeklerdi. Hz. Safiyye'nin mutfaginda pisen yemekler, onun aile fertleri, yani ehl-i beyti arasinda çok begenilirdi. Öte yandan, Hz. Peygamber (s.a.s)'den birkaç hadis rivayeti de vardir. Rasûlüllah da Hz. Safiyye'ye hürmet ve sevgide özen gösterirdi. Bir gün, bir seyahat esnasinda Hz. Safiyye'nin devesi hastalanmis Hz. Peygamber (s.a.s) de, Hz. Zeyneb'e, develerinden birini ona ödünç vermesini Istemis, ancak o "Devemi bir Yahudi asilliya mi vereyim?" demisti. Hz. Peygamber (s.a.s) onun bu sözünden çok müteessir olmus ve Hz. Zeyneb ile Iki ay görüsmemisti.

Hz. Safiyye H. 50/ M. 670 yilinda vefat etmistir. Rasûlüllah (s.a.s)'in vefatindan sonra, uzun bir ömür sürmüs olan Hz. Safiyye, ölüm döseginde iken, sahip oldugu mallarinin üçte birini, Yahudi dininde israr edip kalmis olan bir yegenine vasiyet etmisti. Zira Islâm hukukuna göre, gayr-i müslim akrabaya sadaka câizdi. Bu durumda mirastan hisse almaya hak sahibi olmayanlar için vasiyette bulunmak mümkündü. Ancak bazi müslümanlar bu vasiyetin yerine getirIlmesine karsi çiktilarsa da, Hz. Muhammed (s.a.s)'in bir diger esi ve döneminin hukuk otoritesi Hz. Aise; lehine vasiyet yapilanin tarafini tutacak bir biçimde araya girerek, vasiyetin yerine getirIlmesinin Islâm hukukuna uygun olacagini ifade etti. Halbuki Hz. Aise ile Hz. Safiyye, Hz. Peygamber (s.a.s)'in sagliginda zaman zaman dargin durmuslar, ancak darginliklarina hemen son vererek helâllesmislerdi.

Hz. Safiyye Medine'de Baki' mezarliginda topraga verIlmistir (Ibn Sa'd, Tabakatü'l-Kübrâ, Beyrut (ts.), VIII,120-129; Muhammed Hamidullah, Islâm Peygamberi, çev. Salih Tug, Istanbul 1980, II, 740-741; Mevlana Sibli, Asr-i Saadet, çev. Ö. Riza Dogrul, Istanbul 1981, II, 162-163).

Devamını Oku »»

Allahü teâlâ, peygamberi Musa aleyhisselâma hitap edip

"(Ey Musa! Filân mahallede, bizim dostlarimizdan biri vefât etti. Git onun isini gör. Sen gitmezsen, bizim rahmetimiz onun isini görür) buyurdu.

Hazret-i Musa, emir olundugu mahalleye gitti.

Oradakilere:

- Bu gece, burada, Allahü teâlânin dostlarindan biri vefât etti mi? diye sorunca:

- Ey Allahin peygamberi! Allahü teâlânin dostlarindan hiç kimse vefât etmedi. Ama, filân evde zamanini kötülüklerle geçiren fâsik bir genç öldü. Fiskinin çoklugundan, hiç kimse onu defnetmeye yanasmiyor, dediler.

Musa aleyhisselâm:

- Ben onu ariyorum, buyurdu. Gösterdiler.

Hazret-i Musa, o eve girdi. Rahmet meleklerini gördü.Ayakta durup, ellerinde rahmet tabaklari olup, Allahü teâlânin rahmet ve lütfunu saçiyorlardi.Hazret-i Musa, yalvararak münacaat etti:

- Ey Rabbim! sen buyurdun ki, o''Benim dostumdur.'' Insanlar ise fâsik olduguna sahitlik ediyorlar. Hikmeti nedir?

Allahü Teâlâ:

(Ey Musa! Insanlarin onun için fâsik demeleri dogrudur. Ama, günahindan haberleri var, tövbesinden haberleri yok. Benim bu kulum, seher vakti, topraga yuvarlandi ve tövbe etti. Bizim huzurumuza sigindi. Ben ki, Allah'im! Onun sözünü ve tövbesini kabul ettim. Ona rahmet ettim ki, bu dergâhin ümitsizlik kapisi olmadigi anlasilsin!) buyurdu...

Devamını Oku »»
23 Mart 2009 Pazartesi

Umeyr'in macerası

Bedir gazasından hemen sonraydı. Müşriklerin büyüklerinden Umeyr b. Vehb ile Safvan b. Ümeyye, Mekke'de bir kenara oturmuş, Bedir ölüleri için dertleşiyorlardı. Umeyr'in bir oğlu da Bedir'de esir düşmüştü. Safvan'a diyor ki:

- Borçlarım ve çocuklarım olmasaydı, esir oğlumu bahane ederek Medine'ye gider, Muhammed'i öldürürdüm.

- Bu işi yaparsan borçlarını ben öderim, çocuklarına da bakarım.

- Tamam, öyleyse bu iş aramızda gizli kalsın!

Umeyr kılıcını bileyip zehir sürdükten sonra yola çıkar ve Medine'ye ulaşır. Onun kılıcıyla mescidin kapısına geldiğini gören Hz. Ömer (R.A.) durumdan kuşkulanır ve vaziyeti Resul-i Ekrem'e haber verir. Rasulullah'ın isteği üzerine de, adamı kılıcının kayışından yakaladığı gibi huzura getirir. Rasulullah (A.S.) buyurur:

- Bırak onu ya Ömer! Sen de yaklaş ya Umeyr!

Sonra ona niçin geldiğini sorar. Umeyr cevaben der ki:

- Elinizdeki esir için geldim; ona iyi davranasınız.

- Öyleyse boynundaki bu kılıç ne oluyor?

- Allah kılıçların belâsını versin! Bize bir faydası mı var?

- Niçin geldiğini bana doğru söyle.

- Söylediğim gibi, sadece bunun için geldim.

- Hayır!.. Safvan'la Bedir'de ölenler için dertleşip anlaştınız. Sözleştikten sonra beni öldürmeye geldin. Fakat Allah buna engeldir!

- Senin Allah'ın Rasulü olduğuna şehadet ederim. Konuştuklarımızı, ben ve Safvan'dan başka bilen yoktu. Allah'a yemin olsun ki, bunu sana bildiren Allah'tan başkası değil! Elhamdülillah.

Umeyr artık, sadık bir müslümandır. Resul-i Ekrem (A.S.) buyurur:

- Kardeşinize dinini ve Kur'an'ı öğretin, esirini de salıverin!

Öyle yaptılar. Sonra Umeyr, halkı İslâm'a davet isteğiyle Mekke'ye döndü. Birçok kimse, onun sayesinde müslüman oldu.

Devamını Oku »»

Abdürrahmân bin Avf (r.a) buyurdu.

Hazret-i Ömer bir gece bir tulumu su ile doldurup, arkasına almış, Medîne-i Münevvere köylerine giderken yorulmuş.

Ben dedim ki,

-Ey emîr-el mü'minîn, yorulmuşsunuz! Bana ver, biraz da ben götüreyim.

Buyurdu ki,

-Eğer bugün sen benim tulumumun yükünü götürür isen, yarın benim günâhımın yükünü kim götürür.

Dedim,

-Senin ne yükün var ki, sen Resûlullahın (sav) yolu üzerine yürüyorsun.

Buyurdu ki,

-Ben Resûlullah hazretlerinin dostu o zemân olurum ki, bu hilâfetden başabaş kurtulayım.

Oğulları Abdüllah babasının vefâtlarından bir sene sonra onu rüyâda görmüş. Sabâhleyin başı açık dışarı gelip, Resûlullah (sav) hazretlerinin mescid-i şerîflerine vardı. Seslenip, dedi ki,

-Ey Sahâbîler, toplanın. Babamın selâmını size getirdim. Hepsi toplandılar.

Orada Abdüllah hazretleri buyurdu.

-Dün gece babamı rü'yâda gördüm. Dün geceye kadar, babamın âhırete göç edişi bir sene oldu. Resûlullah (sav) hazretlerine babamı rüyâda göreyim niyyeti ile salevât getirirdim. Fekat, göremezdim. Tâ dün gece gördüm. Babamın yüzü değişmiş.

Dedim,

-Ey baba! Bu ne hâldir. Senin yüzünün rengi kırmızı idi.

Dedi,

-Ey oğul, şimdi kurtuldum. Şimdiye kadar muhâsebede idim.

Dedim.

-Ey baba nasıl hesâb olundun.

-Hesâbın biri bitmeden biri başlıyordu. Hâl bir yere erişdi ki, beyt-ül-mâla âid sadaka develerinin bir yuları var idi. Birçok yerden bağlamışdım. Artık deveye takacak yeri kalmamışdı. Dışarı atmışdım. Cenâb-ı Rabbil âlemînden azarlayıcı hitâb geldi ki, niçin o yuları atdın. Müslimânların malını zâyi etdin.

-Ey baba, bu itâbdan ne sebeble kurtuldun.

Dedi ki,

-Ey oğul! O mektûb sebebi ile ki, sana demişdim. Bu mektûbu benim kefenim arasına koy.
O mektûb şu idi.

Bir gün Hasen ve Hüseyn (r.anhüma) hazretleri babamın yanına geldiler. Selâm verdiler. Oturdular. Babam, müslimânların işi ile meşgûl idi. Selâmlarını işitmedi. Sonra işi bitdi.

-Buraya gelin.

Onlar dediler,

-Biz selâm verdik.

Babam dedi,

-İşitmedim.

Babam kalkdı. Onların yanına vardı. Onların ikisi de ayağa kalkdılar. Babam ikisinin de elini öpdü. Hazîne ile meşgûl olan hizmetkâra buyurdu ki,

-İki kaftan getir.

Her birini birine giydir. Onlardan sonra özr dileyip, dedi ki,

-Bizden râzı olun ki, bilmedik, kusûr etdik.

Hasen ve Hüseyn (r.anhüma), babalarının huzûrlarına vardılar.

Dediler ki,

-Emîr-ül mü'minîn Ömer bize elbise verdi.

Hazret-i Alî (k.v) çok memnûn oldu ve buyurdu ki,

-Geri Emîr-ül mü'minîn huzûruna gidiniz. Söyleyin ki, bizim babamız der ki, Resûlullah (sav) hazretlerinden işitdim. Resûlullah buyurdu ki, (Ömer hayâtda iken, İslâmın nûrudur. Dünyâdan gidince de Cennet ehlinin çirâğıdır.)

Hasen ve Hüseyn (r.anhüma) geldiler, haber verdiler.

Hazret-i Ömer (r.a) dedi ki,

-Siz ikiniz de onu babanızdan işitdiniz mi?

Dediler,

-Evet.

Hazret-i Ömer oğluna dedi ki,

-Yâ Abdüllah! Divit ve kalem ve kâğıd getir. Hasen ve Hüseynin (r.anhüma) babaları Alîden (ra) işitdikleri ve onun Resûlullahdan (sav) (Ömer hayâtda iken islâmın nûru, dünyâdan gidince de Cennet ehlinin çirâğıdır) buyurduğunu ve üçünün şehâdetlerini yaz.

Üçünün de şehâdetlerini yazdılar.

Sonra, oğluna:

-Ey Abdüllah! Bunu, ben vefât edince, kefenim arasına, göğsüm üzerine koy ki, zor durumda kalınca imdâdıma yetişsin, buyurdu.

Devamını Oku »»

Allahü Teâlâ'nın has kulu Eyyûb aleyhisselâm, îshak aleyhisselâmın oğlu lys'in oğullarından olup Yûsuf aleyhisselâm ile çağdaş bulunuyordu. Geniş serveti, arazisi, sürüleri ve çok evlâdı vardı. Allahü Teâlâ'nın bu nimetlerine karşı şükrünü tam ifa eder, gece ve gündüzünü ibadetle geçirirdi.

Fakat onun bu ibâdet ve tâatlerini hazmedemeyen Şeytan, kendisine mal ve evlâd acısı, azabda elem, meşakkat ve bedende zahmet ile dokunmuştu. Bütün bunlara karşı senelerce gösterdiği büyük sabrın nihayetinde Rabbına şöyle nida etti:

— Ey Rabbim, benim halim şu. Zahmet ve acı ile bana Şeytan dokundu, vesveseye yol buldu. Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.

Allahü Teâlâ da cevaben şöyle buyurdu:

— Depren ayağınla, işte —yani deprenince bir kaynak zuhur etti— sana bir yıkanacak su, serin ve içecek. Yıkan ve iç, için dışın iyileşsin, yorgunluğun dinlensin, yüreğin soğusun.

Ne kadar dikkate şayan bir noktadır ki, Allahü Teâlâ, Eyyûb aleyhissclâmın duasına cevap olan kurtuluş mucizesini verirken bile evvelâ ona böyle bir hareket emretmiştir. Burada bir emir Hz. Eyyûb'a söylendiği gibi Kur'ân-ı Kerîm'de hikâye olunarak Resûl-i Ekrem Aleyhisselâm'a hitaben bir itirazı cümle imiş gibi bir imâ da yapılmıştır. Ayak vurmak, ayakla deprenmek, mengilemek, olduğu yerde tepinmeye, çabalamaya veya sefer veya hicret veya gaza etmeye, yani cihadın mümkün olabilen her kısmına uygun olabileceğine göre bu imâ, kıssanın hisse noktalarından birini teşkil eder. Eyyûb aleyhisselâmın deprendiği bu arzın Gabiye olduğu naklolunmuştur.

Allahü Teâlâ, Eyyûb aleyhisselâma bu hareket emrinden sonra şöyle buyurdu:

— Elinle bir demet tut da vur onunla ve yemininde durmamazlık etme!

Hz. Eyyûb hastalığı sırasında bir hâdise dolayısiyle zevcesine yüz deynek vurmaya yemin etmişti. Bu suretle bir demet yaparak vurmakla yeminin yerine geleceği kendisine ruhsat olarak gösterilmiş ve had ile yeminlerde bu; «Eyyûb ruhsatı» nâmiyle baki kalmıştır.

Allahü Teâlâ, Eyyûb aleyhisselâmı çok sabırlı bularak onun güzel kulluğunu methetmiş, ona bütün ehlini yani evlâd, servet ve sıhhatini, beraberlerinde daha bir mislini rahmet olarak hem de temiz akıllılar için bir ibret dersi; ibâdet edenler için bir hatıra olarak bahsetmiştir.

(Enbiya ve Sâd Sûreleri)

Devamını Oku »»

Kerem ve cömertlik Peygamberimiz'in tabii özelliğiydi. Bilhassa ramazan aylarında O'nun kerem bir gün resulu ekrem (S.A.V)merada otlayan Rasûl-i Ekrem (S.A.V) bazen birinden bir şey satın alır, sonra onu yine ona hediye ederdi. Kendilerine bir şey geldimi, derhal onu, başkalarına hediye ederdi. yanlarında bir şey, bir gece kalacak olsa ondan üzüntü duyardı.

Rasûl-i Ekrem (S.A.V)'in Hanımı Ümmü Seleme (Radıyallahu anha validemiz anlatıyor:

Rasûlüllah'ın yüzünde bir değişiklik hissettim. Sebebini sorunca:
resulu ekrem (S.A.V)bazen birinden birşey satın alırsonra onu yine ona hediye ederdi
Rasûlüllah'ın yüzünde bir değişiklik hissettim. Sebebini sorunca:

"Dün aldığım yedi dinarı veremedim yanımda kaldı.", buyurdu.ALLLAH HEPİMİZE EFENDİMİZİ YANİ RESURALLAHI BİZE GÖSTERMEYİ NASİP EYLESİN ONE BÜYÜK BİRİYDİ EFENDİMİZİ RÜYAMIZDA GÖRMEYİ NASILDA İSTERDİM HERKEZ İSTERDİ DEYİLMİİİİİ

Devamını Oku »»

Mağripte, itibârlı bir âlim olan Ebü'l-Hasan; İmâm-ı Gazâlî Hazretleri’nin İhyâ kitabını okuyunca “Sünnete muhâlif” diye beğenmemiş ve müslümanların elindeki İhyâ kitaplarının toplanıp yakılmasını emretmiş. Cumâ günü yakılmasını kararlaştırmışlar.

Ebü'l-Hasan cumâ gecesi rüyâsında ders okuttuğu câmie girmiş. Bakmış ki câminin köşesinde parlayan bir nûr; Resûlüllâh Efendimiz (s.a.v.), Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer (r.anhümâ) ile oturuyorlar. Bu arada İmâm-ı Gazâlî de elinde İhyâu Ulûmi’d-Dîn, kitabı ile huzura gelerek:

“Ey Allâh'ın Resûlü! Şu kimse benim hasmımdır.” dedi ve İhyâ kitabını Resûlüllâh'a verip:


“Yâ Resûlallâh, şu kitaba bakınız, eğer bu kimsenin dediği gibi bunda sünnete muhâlif bir şey varsa, ben Allâhü Teâlâ’ya tevbe ettim. Eğer dîne muvâfıksa, bu adamdan hakkımı alıp beni sevindirin.” dedi. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) İhyâ kitabını baştan sona göz gezdirdi ve;

“Vallâhi bu çok güzel bir şeydir.” buyurduktan sonra Hz. Ebû Bekr'e (r.a.) verdi. O da baktıktan sonra


“Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki bu kitap güzeldir.” buyurdu. Hz. Ömer’de (r.a.) verdiler. O da inceleyerek, aynı cevabı verdi. Bunun üzerine Resûlüllâh (s.a.v.);

“Ebü'l-Hasan'ın elbisesini soyun, iftirâ edenlere vurulduğu gibi had vurun.” buyurdu. Beşinci sopadan sonra Hz. Ebû Bekr şefâat ederek;


“Yâ Resûlallâh böyle yapması yine senin sünnetini tâzîm içindi, af buyur.” dedi. Ebü'l-Hasan da hatasını anlayıp tevbe edince; İmâm-ı Gazâlî Hazretleri de affetti.

Ebü'l-Hasan uyanınca gördüklerini halka anlatıp tevbe etti. Bir ay, rüyâsında yediği sopaların vurulduğu yerler sızladı. Vefat edince sopaların izi sırtında görülüyordu. Bu rüyâsından sonra dâimâ İhyâ kitabını okur, ona hürmet ederdi.

Devamını Oku »»

hz Musa zamanında bulundukları köye hiç yağmur yağmazmış hergün köy ahalisiyle yağmur duasına cıkarlrmış ama yinede yağmazmış.Musa aleyhisselam dağa cıkmış ve yüce allaha şöyle demiş EYY YÜCE RABBİM BİZ HERGÜN DUAYA CIKMAMIZA RAMEN NEDEN VERMESSİN EKSİK OLAN BİŞEYMİ VAR
ve o anda bir ses duymuş musa aleyhisselam siz duaya cıkarken bir kişi kalıyor onu almıyorsunuz yanınıza demiş. musa aleyhisselamda şaşırmış köye dönmüş aralarına almadıkları adam ayyaşın sarhoşun evsizin yoksulun delilnin tekiymiş adama yalvarırlarmış gelmezmiş benim aram bozuk onunla demiş tm o anda musa alehisselam elini kaldırmış vuracak dur demiş bir ses napıp edip getireceksin onu buna karşın musa aleyhisselam ikna etmiş gitmişler tekrar herkez dua ederken o susmuş musa aleyhisselam ondan dua etmesini istemiş oda elini kaldırıp şiddetle versene şu yağmuru versene bunca insanı yalvarttırıyorsun demiş herkez şaşkınlıklaadama bakarken bir anda gök yüzünden yağmur boşanmış tabi insanlar daha şaşkın neyse musa aleyhisselam tekrar dağa cıkmış ve neden demiş Allah da demiş ki o benden surekli şunu istiyor bedenimi okadar büyült ki cehennemde sadece ben olayım başka kimse giremesin başka kimse acı cekmesin der bende bunu yapmam demiş o yüzden bana kızgın demiş...

Devamını Oku »»

Bir gün Harun Reşit’in karısı, beyine şöyle diyor:

Allah’a hamd olsun ki bu dünyada saraylarda rahat ve mutluluk içinde yaşıyoruz. Rabbimiz bize ahirette de böyle hatta daha iyi şartlarda yaşamayı nasip etse keşke diyor. H.Reşit de inşallah hanım kim istemez ahiret mutluluğunu diyor. H. Reşit dışarı çıkıp dolaşırken Behlül Dana’nın yeri kazdığını görüyor ve takılmadan edemiyor:

Hayırdır Behlül yine ne işler çeviriyorsun? Diye soruyor. O da Cennet arıyorum diyor. Harun Reşit, “Yapma Behlül! Burada Cennet aranır mı? diyor. Behlül de taşı gediğine koyuyor:

Sen sıcak yatağında hanımının yanında cennet arıyorsun oluyor da burada neden olmasın? Diyor.

Devamını Oku »»
22 Mart 2009 Pazar

Azrail 'in güzelliği

Onk. Dr. Haluk Nurbaki'den gerçek bir hatıra-
Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum.

Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra 1 ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kışaylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış. Dönüşünden kısa 1 süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:

-''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size...dargınım.'' ''Niçin?" diye sordum.
-"Siz...dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz?"

Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:
--"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."

Konuşmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler "hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlarını bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu.Vefatına bir hafta kala:
-"Doktor bey,'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?"
-"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Şehadet sana uzun gelir. O anı farkedince ''Muhammed'' (s.a.v) sana yeter."

O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek:
-"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor. Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum. "Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?.

İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa , son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair işaret sezdim.

Ertesi gün O'na:
-"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin.

Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu:
-"Doktor bey...Azrail bana nasıl görünecek?"
-"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."

Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim.Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:
-"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti:
-Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı.Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:
-Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!...

Devamını Oku »»

Kibirli ve zengin birisi kapısına gelen bir fakire bir şey vermediği gibi, onu hem paylar hem de kapıyı yüzüne kapatır.. Zavallı fakir içlenir; bir tarafa çekilir ve oturur, ağlamaya başlar.. Bir kör, onun ağlamalarını duyar. Kalkar yanına gelir, niçin böyle üzgün olduğunu, ağladığını sorar.

Fakir olanı biteni anlatır.

Kör, teselli vererek, üzülmemesini, kendi evine gelmesini, evinde kalmasını, ekmeğini çorbasını kendisiyle paylaşmasını ister ve ısrarda eder. Fakir onun içtenliği ve ısrarı karşısında kabul eder, onunla gider.

Kör ona karşı çok güzel bir konukseverlik gösterir. Fakirin, hem karnı doyar hem de gönlü hoş olur. Gönlü öyle hoş olur ki, o hoşnutluk içinde:


- Sen bana evini açtın, sen bana gönlünü açtın, Kadir Mevlam da senin gözünü açsın, diye dua eder.

Gece olur, körde bir gariplenir bir gariplenirki, o gariplik içersinde gözünden birkaç damla yaş damlar, gözleri birden açılır. Görmeğe başlar.

Körün görmesi ile ilgili haber bir anda şehirde yayılır. Yer yerinden oynar. Bu haberi onu kapısından kovan, kovmakla kalmayan taş yürekli de duyar. İşin doğruluğunu anlamak için gözü açılan şahsa gelir:

- Çok şanslıymışsın. Gözün nasıl açıldı, kim açtı.

- Hey! seni gidi gafil seni, sen nasıl bir adammışsınki, öyle bir mübarek zatı azarladın, üzdün, yüzünü yıktın. devlet kuşunu bıraktın, baykuş ile meşgul oldun. Gözümün kapısını, senin yüzüne kapıyı kapattığın o kimse açtı.

- Desene kendime yazık ettim, öyle bir doğanmış ki öyle bir devletmiş ki, kıymetini bilemedim, bana değil sana nasip oldu, ben avlayamadım sen avladın, der ve kıskançlıkla parmağını ısırır.

Dişini sıçan gibi hırsa batırmış kimse koca doğanı nasıl avlayabilir? İyilerin bastıkları toprak dermandır, göz açar. Ancak gönül gözü kör olanlar o dermandan gafildirler, kıymetini ne bilsinler.

Devamını Oku »»

Bıktım sizden nedir bu iş.. Ben sizin için mi çalışıyorum. Defol şurdan, diyerek kovdu.

Hacıdan hiç ummadığı bir şekilde cevap alarak kapı dışarı edilen kadıncağız, melül- mahzun oradan ayrılıp giderken, hacının karşısında, aynı mağazadan bir dükkanın sahibi olan yahudi, o fakirin ızdırabını anladı .

- Nedir hanım, hacı size niçin bağırdı?, diye sordu.

İmanlı ve şuurlu bir kadın olan fakirceğiz, Yahudiye hacıyı şikayet etmek yerine :

- O benim büyüğümdür. Döver de, kovar da, sana ne oluyur ey kefere! diye cevap verdi.

Fakat Yahudi durumu anlamıştı. Kadını ısrarla dükkana çağırıp, ne isterse almasını, kendisine ve çocuğuna olacak elbisenin kendisinde bulunduğunu hatta hacınınkinden daha iyisini kendisinden alabileceğini söyleyerek dükkanına getirdi. Dul kadın ve yetim çocuk Yahudinin dükkanından beğendikleri elbiseyi giydiler, kuşandılar ve kadın Yahudiye :

- Allah sana iman nasip etsin. Sen bizi giydirdiğin gibi Allah da sana Cennette köşkler verip Cennet elbiseleri giydirsin, giblerden dua etti, yanındaki masum çocuk da, anasının duasına amin, dedi. Şen şakarak oradan ayrılıp gittiler.

Dul ve yetimi dükkanından kovan hacı, o gece bir rüya gördü. Rüyasında kıyamet kopmuş ve kendis cennete girmişti. Cennette gezerken gayet güzel, gözleri kamaştıran bir köşk gördü. Baktı ki, köşkün kapısında kendisnin ismi yazılı idi. diyerek köşkün kapısından içeri girmek istedi. Fakat kapıda bekçi olarak bekleyen melekler hacıyı içeri almadılar.

- Giremezsin hacı, dur bakalım nereye gidiyorsun? dediler.

Hacı durdu :

- Niye giremiyorum, bu köşk benim değil mi? diye sordu.

Melekler cevap verdiler :

- Düne kadar senindi ama, maalesef dün sizden başkasına devredildi. Daha henüz kapısının üzerrindeki tabelâ da sçkülmemiş, yakında sökerler, dediler.

Hacı neye uğradığını anlayamadı. O telaş ve heyecan içinde uyandı ki, yatakta yatıyor : dedi.

Sabah olunca doğru yahudi Avram efendinin dükkanına gitti. Selam, hoş - beşten sonra:

- Avram efendi, dünkü dul kadına sen kaç liralık elbise verdiysenonların parasını sana ben vereceğim, dedi.

Yahudi bir altın değerinde elbise verdiğni söyledi.

Hacı :

- Madem o kadarmış al sana onun iki misli, dedi.

Fakat Avram olmaz, dedi. Hacı değerini yükseltti, hacı yükselttikçe yahudi olmaz diyor, yahudi kabul etmedikçe hacı vermek istediği parayı artırıyordu. Hacı yüz altın, ikiyüz altın vermeğe başladı ama, artık Avram'ın da sabrı taşmıştı.

- Olmaz hacı olmaz, o köşk yüz altınla bin altınla satın alınmaz... O senin gördüğün rüyayı ben de gördüm ve işte müslüman oldum. o köşk düne kadar senindi, sen daha evvel yaptığın hayır - hasenatla o kçşkü yaptırmıştın ama, dün bana sattın. Ben onu tekrar sana satmaya niyetli değilim. Sen artık bundan sonra kapına geleni boş çevirmede, Cennette kendine başka saraylar yaptır. Allah'ın mülkü geniştri, dedi.

Yahudiden de bu cevabı alan hacı, bir daha kapısına geleni boş çevirmeyceğine dair kendi kendine söz vererek oradan ayrılığ gitti. Ama köş de elden gitti. Allah yardımcısı olsun.Kaynak:Osmanlı yayınevi

Devamını Oku »»

İslâmın baş düşmanlarından Ebû Cehil, bir gün Hazreti Resûlüllah’ı tenha bir yerde buldu, bir hayli hakaret ettikten sonra hırsını alamayarak başına taşla vurup yardı. Resûlüllah’ı, başının kanlar içinde eve gitmekte olduğunu gören bir Müslüman kadın oturup sokak ortasında ağlamaya başladı.
Heybetinden herkes korkardı
Hazreti Hamza, o zamana kadar henüz İslâmiyet’i kabul etmemişti. Sokaktan geçerken bir kadının ağlamakta olduğunu görüp, niçin ağladığını sordu. Kadın gördüklerini ona bir bir anlattı. Kadını sonuna kadar dinleyen Hazreti Hamza, doğru Ebû Cehil’in bulunduğu meclise gitti. Hazreti Hamza, pehlivan yapılı ve cüsseli bir vücuda sahipti. Onun heybetinden herkes korkar ve saygı duyardı.
Ebû Cehil, Hamza’nın geldiğini görünce şüphelendi ve korkuya düştü. Çünkü Hazreti Hamza’nın yüzü gülmüyordu. Doğru, yaptıklarını avenelerine böbürlenerek anlatan Ebû Cehil’in üzerine yürüdü ve elindeki yayıyla vurmaya başladı. Bir hayli hırpaladıktan, hatta başını kanlar içinde bıraktıktan sonra:
Karşısında beni bulur
— Bundan böyle Muhammed’e bir kötülük yapayım demeyiniz. Her kim ona bir kötülük yaparsa karşısında beni bulur, dedi.
Oradan ayrıldı.

Ebû Cehil’e niçin Hamza’ya karşı koymadığını sorduklarında, o:
— Sakın ha dokunmayın, bizim tarafımızda bir o kaldı. O da giderse İslâmiyet bir misli daha kuvvetlenir ve biz zarar ederiz, diyor avenelerine…
Ona karşı koymamaları için sık sık tenbihte bulunuyordu. Hazreti Hamza, Ebû Cehil’i kanlar içinde bırakıp doğru Resulüllah’ın yanına vardı ve:
— Ya Muhammed! Hiç üzülme, senin intikamını ondan daha fazlasıyla aldım, dedi.
Eline ne geçti
Resûlüllah’tan:
— İyi etmişsin, diyeceğini bekliyordu. Peygamber Efendimiz:
— Öyle yapmakla eline ne geçti? dedi. Hazreti Hamza:
— Benim böyle yapmamdan memnun olmadın mı yoksa? diye sorunca Efendimiz:
— Hayır! Beni memnun etmiş sayılmazsın, diye cevap verdi. O:
— Öyle ise seni ne memnun eder? Ben senin düşmanının başını yardığım halde memnun olmuyorsun, dedi.
Beni memnun edersin…
Resûlüllah (s.a.v.):
— Beni senin İslâmiyeti kabul etmenden başka hiçbir şey memnun etmez. Ancak sen hidayeti kabul edersen beni memnun edersin, deyince, Hazreti Hamza:
— Ya Muhammed! öyle ise bana islâmiyet’i anlat, ben Müslüman olacağım, dedi.
Peygamber Efendimiz, Şehadet getirdi, o da beraber «Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh» deyip İslâmiyet’i kabul etti.

Devamını Oku »»

Rasul-i Ekrem s.a.v.'in de hazır bulunduğu 'Zâtü'r-Rika' gazvesindeki bir çarpışmada, müslümanlardan biri müşrik bir adamın muharebe yerinde bulunan karısını öldürmüştü. Kadının kocası da misilleme olarak mutlaka bir müslüman öldürmeye yemin etmişti. Rasulullah s.a.v. ve arkadaşlarının peşinden onları izlemeye başladı. Allah Rasulü akşam üstü bir yerde konaklama hazırlığı yaptı ve yanındakilere sordu:
- Bu gece istirahatimizde bize kim bekçilik yapacak?
Muhacir ve Ensar'dan iki adam cevap verdiler:
- Ya Rasulallah, biz sizler için nöbet tutarız.
- Öyleyse şu vadinin giriş kısmında bekleyin.
Bu iki gönüllü, Ammar b. Yâsir ile Abbâd b. Bişr idiler. Gece nöbetine duracakları sırada Ensar'dan olan Abbâd, Muhâcirler'den olan Ammar'a:
- Gecenin hangi bölümünde nöbette olmamı istersin? diye sordu. O da:
- Gecenini ilk bölümünde benim yerime sen bakıver, dedi.
Bu karardan sonra Muhacir, kendi nöbeti gelinceye kadar arkadaşının yanına uzanıverdi. Nöbetteki Ensar da, vaktin değerlendirmek için gece namazına durdu.

Meğer karısı öldürülen müşrik herif de, o sırada yakınlardaydı. Namazda duran adamı farketti ve onun nöbette olduğunu anladı. Bir ok atıp sapladı ve atmaya devam etti. Nöbetçi sahabi üçüncü okla ağır yaralanmıştı. Derhal rükû ve secdeleri yapıp namazının tamamladı ve arkadaşını uyardı:
- Kalk artık kalk! Ben yaralandım arkadaş, hareketten kesildim!..
Arkadaşı yerinden fırlayınca, okçu müşrik de korkup uzaklaştı. Yaralı arkadaşının durumunu gören Muhacir hayretle sordu:
- Fesubhanallah! Sana ilk ok atılanca beni uyandırsaydın ya!
- Okumakta olduğum bir surenin ortalarında idim. Onu kesmek istemedim. Eğer Rasulullah'ın bize verdiği nöbetçiliğe zarar gelmeyecek olsaydı, canım çıkasıya okuduğum sureyi kesmezdim.

Devamını Oku »»

GÜNLERDEN BİRGÜN HZ.MUHAMMET S.A.V İN KIZI HZ FATMA BABASINA SORAR BABA DÜNYADA İLK ÖNCE CENNETE GİRECEK İNSAN KİMDİR.HZ MUHAMET S.A.V ŞÖYLE BUYURUR BİZİM AŞAĞIDAKİ MAHALEDE FALAN SOKAKTA BİRİ OTURUYOR İŞTE İLK CENNETE GİRECEK İNSAN O DUR DİYOR. HZ FATMA MERAK EDER BABASININ TARİF ETİĞİ YERE GİDER VE KAPIYI ÇALAR KAPININ ARKASINDA ÇOK YAŞLI BİR BAYAN SESİYLE KİM O DER HZ FATMA DA BEN FATMAYIM HZ MUHAMMDİN KIZI FATMA YAŞLI KADIN ÜZÜLEREK ŞÖYLE BUYURUR EY FATMA SENDEN BEN AFETMENİ DİLİYECEM AMA EŞİMİN HABERİ OLMADAN SENİ İÇERİ ALAMIYACAM BEN BUGÜN ONDAN İZİN ALAYIM YARIN GELİRİSİNİZ HZ FATMA GERİ GİDER VE ÇOK ŞAŞIRIR ÖTEKİ GÜN BİRDA GİDER BUSEFER YANINDA ÇOCUKLARI HZ HASAN İLE HZ HÜSEİNİDE GÜTÜRÜR.VE YİNE KAPIYI ÇALAR GENE AYNI BAYAN KİM O DİYE SORAR VE KAPIYI AÇMAZ HZ FATMA BENİM DER YAŞLI BAYAN SORAR YANINDAKİLER KİM HZ FATMA ÇOCUKLARIMDER YAŞLI BAYANDA KUSURUMA BAKMA EY FATMA BEN EŞİME SADECE SENİN İÇİN İZİN ALMIŞTIM ÇOCUKLARINDAN HABERİM YOKTU SENDAHA SONRA YİNE GEL BEN BUSEFER ÇOCUKLARIN İÇİNDE İZİN ALIRIM YAŞLI BAYAN KAPIYI GENE AÇMAZ.ÖTEKİ GÜN HZ FATMA GENE O KAPIYI ÇALAR YAŞLI BAYAN KAPIDA YİNE SORAR KİM O DİYE HZ FATMA BENİMDER VE KAPI AÇILIR SONUNDA.HZ FATMA ÇOK ŞAŞIRMIŞ ÇÜNKÜ YAŞLI DİYE DÜŞÜNDÜĞÜ BAYAN MEĞERSE ÇOK GENÇ VE GÜZEL BİR BAYNMIŞ HZ FATMA SORAR PEKİ O YAŞLI KADIN NERDE DİYE GENÇ BAYAN AĞZINDAN BİR TAŞ ÇIKARTARAK O YAŞLI BAYAN BENİM PEKİ NEDEN O TAŞIN AĞZINDA OLDUĞUNU SORAR GEN BAYAN YOLDAN GEÇENLER SESİMİ DUYUP GÜNAHA GİRMESİNLER DİYE İŞTE BU BAYAN CENNETE İLK GİRECEK İNSANDIR.ÇÜNKÜ KOCASINA SADIK VE DİNDAR BİR EV HANIMIDIR BUNLARI ÖRNEK ALALIM LÜTFEN ALLAHA EMANET OLUN

Devamını Oku »»

Hazreti Fatih Istanbul'u fethettikten sonra, Avrupada fütuhata devam ediyordu. Bir seferinde Sirbistan hududuna gelmis ve Sirbistan'in fethi artik an meselesi idi. Sirp Krali Brankoviç bir yanda Macaristan bir yanda da Türkler oldugu için arada zor durumda kalmisti. Her iki büyük devletten birine siginmak, ondan yardim istemek düsüncesiyle, her iki tarafa da elçiler gönderdi.

"Sirbistan elinize geçer ve burayi fethederseniz nasil muamele edeceksiniz?" diye fikirlerini ögrenmek istedi.

Sirplilar ortodoks mezhebine mensup olduklarindan, katolik Macar Krali Hünyad tarafindan su cevabi aldi:

- Eger Sirbistan bizim elimize geçer ve biz oralari istilâ edersek, bütün Sirplilari katolik edinceye kadar mücadele ederiz ve bütün kiliseleri yikar, yerlerine katolik kilisesi insa ederiz...

Fatih Sultan Mehmet Hazretlerine giden elçi su cevapla dönmüstü:

- Biz Sirbistan'i alirsak, Islâmiyetin Allah indinde tek din oldugunu ilân ederiz. Ve bu arada hiç kimseyi, kendi dininden dönmeye zorlamayiz. Isteyen eski dininin icabi olan kiliseye gider, isteyen Allah indinde tek din olan Islâmiyeti seçer, dünya ve ahiret selâmetine kavusur....

Devamını Oku »»

— Efendim, bakmakla yükümlü oldugum aile efradim çok fazla, geçim sikintisi içindeyim, bana bir çikar yol göster, dedi. Imam-i Siblî söyle bir yol tarif etti:

— Hemen eve git, kimin rizkini sana bagli görüyorsan kapi disari et, kimin rizkini da Allah'a havale ediyorsan evinde onlar kalsin. Evde kalanlarin rizkini Allah'a bagli gördügüne göre bakmaya mecbur degilsin, senin bakmakla yükümlü olduklarini da disari attigina göre mesele kalmamistir, buyurdu.CEHENEMDEN KORKANI ALLAH KORUR...

Devamını Oku »»

Allahü teâlâ, peygamberi Musa aleyhisselâma hitap edip

"(Ey Musa! Filân mahallede, bizim dostlarimizdan biri vefât etti. Git onun isini gör. Sen gitmezsen, bizim rahmetimiz onun isini görür) buyurdu.

Hazret-i Musa, emir olundugu mahalleye gitti.

Oradakilere:

- Bu gece, burada, Allahü teâlânin dostlarindan biri vefât etti mi? diye sorunca:

- Ey Allahin peygamberi! Allahü teâlânin dostlarindan hiç kimse vefât etmedi. Ama, filân evde zamanini kötülüklerle geçiren fâsik bir genç öldü. Fiskinin çoklugundan, hiç kimse onu defnetmeye yanasmiyor, dediler.

Musa aleyhisselâm:

- Ben onu ariyorum, buyurdu. Gösterdiler.

Hazret-i Musa, o eve girdi. Rahmet meleklerini gördü.Ayakta durup, ellerinde rahmet tabaklari olup, Allahü teâlânin rahmet ve lütfunu saçiyorlardi.Hazret-i Musa, yalvararak münacaat etti:

- Ey Rabbim! sen buyurdun ki, o''Benim dostumdur.'' Insanlar ise fâsik olduguna sahitlik ediyorlar. Hikmeti nedir?

Allahü Teâlâ:

(Ey Musa! Insanlarin onun için fâsik demeleri dogrudur. Ama, günahindan haberleri var, tövbesinden haberleri yok. Benim bu kulum, seher vakti, topraga yuvarlandi ve tövbe etti. Bizim huzurumuza sigindi. Ben ki, Allah'im! Onun sözünü ve tövbesini kabul ettim. Ona rahmet ettim ki, bu dergâhin ümitsizlik kapisi olmadigi anlasilsin!) buyurdu...

Devamını Oku »»

Resûlüllah (s.a.v.) ile ashabi ile beraber bulunuyordu, bir ara gülümseyerek:

- Niçin gülümsedigimi biliyor musunuz? diye sordular. Bizler, 'hayir' deyince, Resûl-i Ekrem Efendimiz buyurdular ki:

- Kulun, Rabb'ine karsi kendisini müdâfaasindan ve Allah ile aralarinda geçen (su) konusmadan ötürü gülümsüyorum.

Kul der ki:

- Sen, dünyada beni zulümden korumadin mi?

Allah Teâlâ:

- Evet, buyurur. Kul:

- O halde ben de yabanci sâhidi kabul etmiyorum. Bana, benden sâhit istiyorum, deyince Allah Teâlâ:

- Peki, senin hesâbini kendi a'zâlarin görsün ve Kirâmen Kâtibîn de sâhit olsun, buyurur ve dili susturularak, a'zâlarina, 'Konusun' denir. A'zâlar da teker teker yaptiklarini haber verirler. Sonra dili açilir. Adam a'zâlarina, 'Basimdan def'olun, ben sizi korumak için ugrasiyorum, siz ise yaptiklarinizi söylüyorsunuz' der....

Devamını Oku »»

mekkede hatice adinda bir kadin çok zenginmis.ayrica çok iyi biriymis.bu kadin çöllerin yesermesi için ALLAH'in rizasini kazanmak ve cennete girmek amaciyla mekkeden medineye agaç diktirmis.birçok kimsenin hayir dualarini almis.bu kadin öldügünde mekkenin evliyalarindan bir zaat onun cennete mi cehenneme mi girecegini görmek istemis. cennette büyük bir derece kazanmis oldugunu görünce bunun sebebinin ALLAH rizasi için mekkeden medineye agaç diktirmesinden mi oldugunu sormus.hatice ona hayir ben agaç diktirdigimde herkesin dilinde idim ve kendimce çok övündüm.ALLAH bana zerre kadar sevap vermedi demis.bunun üzerine evliya neden bu kadar derecesinin yüksek oldugunu sorunca hatice ben ezan okundugunda bütün isimi birakir,sadece ezan dinlerdim bu ezana saygimdan dolayi büyük derece sahibi oldum demis...

Devamını Oku »»